İddiasız bir jenerikle açılan
Abimm, sıkı bir vurdukırdı, takip ve bölük pörçük bilgi bombardımanından oluşan iyi bir girişle konusuna başlıyor. Neşeli Hayat’tan sonra yine bir dibe vurmuş adam hikayesine dalıyoruz. Bu topraklardan ucu bucağı görünmeyecek denli sonsuz filmlerin yapılacağı, geniş bir konu. Toplumun her yerinde, yöresinde, her çeşitten insan tipinde var.
Adamımızın (Çetin) son derece “ciddi” ve “önemli” uyuşturucu değiştokuşu, halasının cepten aramasıyla bir komedi faciasına dönüşür ki, film daha baştan, komedi unsurları bolca kullanılmış, sert bir aksiyon filmi olacağını hissettirir seyircide. Ama ileride de görüleceği üzere öyle devam etmez. Filmin daha başında seyircide oluşan bu şaşırma duygusu, filmin geneline yayılan tarz-konu anlatımı-tür karmaşası gibi sorunların üst üste gelmesiyle oluşacak dağınıklığın da ilk habercisi. Yine de girişteki komediye yoğunlaşan oral seks göndermeli simgesel anlatım oldukça sevimli.
Doğumundan beri tanımadığı babasının ölüm törenine, kesinlikle kendisine kalan mirası almak amacıyla gelen Çetin, orada abisiyle tanışır. Onu da hayatı boyunca görmemiştir. Ve kendisine kalan mirasın zeka özürlü olan abisi olduğunu anlar.
Zaten dibe vurmuş, başı belaya girdi girecek bir adam olan Çetin, üstüne bu mirası almak istemezse de, halasının ve köy çocuklarının katakullileriyle vicdanı harekete geçer ve çok hızlı ve hatta yalnızca bir planlık görüntüyle abisini yanına almaya karar verir. Bundan sonrası bir yol filmine dönüşen Abimm, aynı zamanda bir mafyadan kaçış ve ardından mafya hesaplaşmasına doğru dörtnala ilerler. Bu dörtnala gidişin altından kalkabilmek ve bütün olanları anlatmak için senaryoda sürekli konudan konuya atlama yolu seçilmiş, aradaki boşluklar da sözel olarak anlatılmış. İşte buralarda film çok ama çok fazla düşüşler yaşıyor. Görsel anlatım, sözel anlatıma ancak zavallı bir destek olacak şekilde kullanılıyor. Oysa ki, yönetmen Zafer Bal’ın minik minik anlatım noktalarında sözle anlatılamayacak denli yer yer sıcacık, duygusal, yer yer gerçekten çok komik görsel aktarımları çok başarılı.
Ama ne olmuş, nasıl olmuş, aceleye mi gelmiş, bir TV dizisinden sonraki ilk sinema filminde Zafer Bal televizyon-sinema farkını mı anlayamamış, sinema seyircisini televizyon seyircisiyle mi karıştırmış… ne olmuşsa, bir yandan sinemadaki görsel kurgu ve ses etkilerinin birleşmesiyle çok hoş ve inandırıcı-gerçekçi sahneler hoş bir sinema adı bırakırken, bir yandan özensiz, detaylara inilmemiş, neyin nereden ve ne amaçla çekildiği belli olmayan sahneler de filmin geneline yayılmış durumda. Bir kere olaylar çok çabuk gelişiyor. Üstelik çoğu gündelik yaşamda, hepimizin karşılaşmayacağı durumlar bunlar. Henüz olan bir şeyi içinize sindiremeden diğer olaya tanık oluyorsunuz. Bu dramatik kurgunun önemli bir öğesidir kabul ama üzerinde çok durulması, her türden, her çeşitten seyircinin algılamasının dikkate alınarak yapılması gereken bir görsel kurgulama gerektirir. Konunun hızlı geçişlerinde eksik kalan noktaların sürekli sözel olarak anlatılması, hele hele duyguların da repliklerle üzerine bastıra bastır geçiştirilmesi, sinemada görsel anlatıma dayalı bir film seyretmek isteyen seyirciyi yer yer gerçekten çok sıkıyor, dahası rahatsız ediyor. Baba hasretini, zeka özürlü de olsa abisiyle tatmin etmek isteyen Çetin’in acıma, duygu gereksinimi, birbirine destek olma, samimiyet gibi duygularının hiç biri net değil.
Dümdüz, kuraltanımaz, yalnızca “olayı biraz uzaktan, biraz yakın plandan, araya da genel plan koyarak çekelim” denmiş hissi uyandıran çekim açıları ve yer yer pahalıya patlamış, çok gereksiz kamera hareketleriyle de sinemaseverlerin gözüne batan film devamlılığı çok başarılı bir şekilde sağlayan kurgusuyla aslında oldukça ön plana çıkıyor. Ancak Şafak Bal’ın aksiyon sahnelerinde ve ürkütme-korkutma amaçlı çekimleri son derece başarılı. Bu başarıda kurgunun da etkisi büyük, ayrıca çekim açıları ve kamera hareketleriyle Şafak Bal’ın bu sahnelerin altından başarıyla kalktığı çok açık. Hatta filmi tasarlarken bu sahnelerden başladığı ve kendine güveninin bu sahnelerde doruğa çıktığı bile söylenebilir.
Tabi buraya kadar sözünü etmediğimiz oyunculuk konusuna çok geç olmadan girmemiz gerekliliği açıktır. Levent Üzümcü, zeka özürlü çocuk-abi rolünde, tüyler ürperten bir başarı sergiliyor. Öyle ki, Üzümcü’yü seyrederken zaman zaman gözlerininiz şaşkınlıktan yerinden oynuyor. Konunun göbeğindeki abi kişiliğinin, yoğun-saf sevgi yapısı, dosdoğru-dümdüz-klişeleştirilememiş çocuk yapısı, masumiyetle paralel kontrolsüz güçlü bedenin zarar vericiliği gibi daha sayılabilecek bir yığın detay, duygu, yapı taşı Üzümcü’nün oyunculuğunda elle tutulur hale gelmiş ve gözlerinizin önüne seriliyor. Buna karşılık, şimdiye dek gişe de yapsa sinemasever kitlenin çok fazla yakınlık duymadığı filmlerde oynayan, ancak Zeynep’in Sekiz Günü’nde dikkatleri çeken Mustafa Üstündağ, Abimm’deki Çetin rolüyle çok az oyuncunun altından kalkabileceği bir mütevazılığı gerçekleştiriyor ve Üzümcü’nün –rolün gereği– abartılı oyunculuğunu dengeleyecek bir kardeş kişiliği ortaya koyuyor. Üstelik kendi rolü de son dereceye abartıya açık, komedi bazında, beceriksizlik, telaş, çaresizlik, panik gibi bir çok unsuru barındırırken, bu dengeliyici oyunu oluşturması kesinlikle öylesine denk gelmiş bir durum değil, tam tersi bilinçli bir oyunculuğun göstergesi. Hele de finale doğru Selen Seyven’in oynadığı olağanüstü Melek kişiliği de filme girdikten sonradır ki, üçlünün, hele hele Üzümcü-Selen ikilisinin oynadığı sahnelerinin tadına doyum olmuyor.
Filmde olaylar o kadar basmakalıp anlatılıyor, sahneler bir o filmi, bir bu filmi çağrıştırıyor ki, artık sinematografinin bile bir takım temel kurallarının herkes tarafından bilindiği çağımızda, nasıl olup da böyle hatalara düşülebildiğini anlayamıyorsunuz. Örneğin Çetin, abisinin içinde bulunduğu durumu, ya da kendi babasızlığının, ailesizliğinin anlatımını sürekli ama sürekli söylüyor her yerde. Melek karakterinin zeka özürlü yapısı hiçten gereksiz bir şekilde babası tarafından yine sözel olarak anlatılıyor. filmin adının yerli yersiz her yerde kullanılması ve daha bir çok olgu filmi seyrederken gerçekten sıkıcı bir hale getiriyor. Final sahnesinde uzadıkça uzayan ve duygu sömürüsüne dönüşen sahneler, burada seyredilmemiş bir filmin özellikle finali için sevimsiz açıklama içereceğinden yazamadığımız mantık hataları, polis-ambulans gibi filmde, gerçek hayattan alınarak kullanılan kurumsal öğelerin çalışma biçimlerinin araştırılmadan filme konmasından kaynaklı teknik aksaklıklar, Türk sinemasına kayıtsız şartsız destek olmayı amaç edinmiş sitemizin yapısı içinde bile bizleri çileden çıkaracak denli ileri gidiyor.
Sonuçta bir ilk çalışmada hoş görülecek gereksiz ve yanlış anlama sürükleyen kamera hareketleri ve çekim hatalarını bir yana bırakacak olursak, Abimm, senaryodan dolayı batma sınırlarında dolaşan bir film. Ancak burada filmin tüm sorumluluğunu senariste bırakmak, sinematografinin yadsınması anlamına gelir ki, her ne olursa olsun, bir film yönetmek, senaryodaki eksik ve fazlalıkları temelden değiştirebilmek, eleyip ekleyebilmek ve bütün bunları görsel anlatıma dönüştürerek filmini oluşturmak sorumluluğu yönetmene aittir. Bir yönetmenden kesinlikle beklenen de budur. Aksiyon, ölüm, kovalamaca, vurdukırdı sahnelerinin çekimi ve kurgusundaki başarı bir filmi sinema yapamıyor ne yazık ki ama yine de filmin geri kalan kısmı –şu basmakalıp anlatımlar ve duygu sömürüsüne varan ağdalı sahneler olmasa– kesinlikle sevimli ve çok başarılı bir film haline gelebilirdi.
Sonuç olarak; Abimm, Levent Üzümcü ve Mustafa Üstündağ’ın oyunculuklarıyla, onlara katıldığında harikalar yaratan tadından yenmez Selen Seyven’in oyunculukları için bile olsa kesinlikle ama kesinlikle seyretmek zorunda olduğunuz bir film.
Bu uzun yazının son filmine geldiğimizdeyse bir sorun baş gösteriyor ki, aslında baş denilen organın arka kısımlarından başlayan hafif tutulma benzeri ağrı, düşünürken yukarılara da çıkıyor, anlık olarak şakaklarda yumruk etkisi yaratıp sonra tüm beyne yayılıyor gibi.
Nasıl desem, nerden başlasam, neresinden tutup neresine hiç bulaşmasam derken, hatta hiç mi yazmasam düşüncesini de yazının başlığını geçen haftadan atmış olmanın çaresizliğinde ite kaka filmin yazısına sokmaya çalışıyorum kendimi.
Adını
Sen Koy, yine uzun sözel anlatım tuzağına düşen bir diğer film olarak karşımıza çıkıyor. Aslına bakarsanız, algılarınızı altüst edecek, tabularınıza dokunan basit bit çıkış noktası var filmin: çocukluk arkadaşınız, aşık olduğunuz, evleneceğiniz kıza derinden bir aşkla bağlıysa ne olur? Tamam Holivudvari bir film konusu bulma tavında da olsa hiç yoktan iyi bir başlangıç. Ve de kabul edilmesi gerekir ki sıkı bir konu. Bir edebiyatçının elinden de iyi döşenmiş bir dramatik kurguyla çıkarsa güzel olur. Filmi de seyredilir. Ama işte, edebiyat ile sinemanın, yazılı anlatımla görsel anlatımın birbirinden çok uzak iki biçim olduğunun en güzel kanıtı Adını Sen Koy!
Çevrilen film sayısı arttıkça, son dönem sinemamızın ana sorunları bir bir ortaya dökülüyor kanımca: görsel anlatıma denk düşmeyen kamera açıları, görsel anlatımı yerle bir eden kamera hareketleri ve görsel anlatımı yok eden sözel yani diyaloglara bağlı kalan sahneler, konu açılımları! Bu filmde de en belirgin oranda kullanılan tepeden çekimler insanı çok rahatsız ediyor. Niye bu insanlara tepeden bakıyoruz? Biz kimiz? Neredeyiz? BBG evine mi gönderme var? Bu kişiler çok mu ezik, zavallı, yitik, gidik?
Birkaç sahnede, oyuncuların neredeyse kameraya bakarak, sürpriz içeren planlara bağlandığı yerler (örnekse afişlerin gösterildiği plana geçiş) yönetmen açısından risk içeren denemeler, ama olmuş. Bu gibi denemelerden önce aslında görsel anlatım gramerini oluşturan temel çekim açılarından başlansa ve hiç olmazsa uluslararası doğrulukları kanıtlanmış çekim biçimleriyle konunun görsel anlatımına yoğunlaşılsa daha iyi olurdu. En azından ilk filmlerde, neyi nasıl çekeceğinden emin olamayan yönetmenler için basit bir çözüm yolu bu aslında. Böylece, yönetmen, neyi nasıl çekeceğinden çok, senaryodaki yazılı metnin görsel anlatıma dönüştürülmesine ve sinemasal anlatımın kurgulanmasına yoğunlaşabilir. Sanıyorum sinema deyince ilk akla gelen yalnızca kameranın yeri ve pahalı ekipmanlarla yapılan hareketleri. Bunlar, sonuçta çok büyük hatalar içeren sahnelerin oluşmasına neden oluyor.
Uzun tek planda çekilmiş, uzun uzun diyaloglar, uzadıkça uzayan tek plan çekimler, durağan çekilmiş yine uzun yine tek plan sahneler, seyircinin de kafasında uzadıkça uzuyor ve bu uzatmaların içinde hiç ama hiçbir şey olmuyor. Evet, Ceylan’ın, Kaplanoğlu’nun, Ustaoğlu’nun ya da özellikle Reha Erdem’in de çoğu sahnesinde hiçbir şey olmadan uzadıkça uzar planlar. Ama o sahne ya da planlarda bazen bir şeyin olmadığının anlatımı vardır. Bazen, olmayan bir şeylerin olduğu anlatılır. Yer yer seyirciyle film kişisinin özleştirildiği sahnelere de dönüşür bunlar; böylece zaman zaman filmdeki kişiyi kendi içinizde sorgularken, zaman zaman da filmin kişisinin yerine geçip düşünmenize zaman kalır ya da buna zorlanırsınız. O yüzden bu yönetmenlerin bir şey olmadığı düşünülen sahneleri “sıkıcı” değildir.
Filmde bir diğer aksayan nokta, diğer Türk filmlerinde de sıkça rastladığımız bir eksiklik: oyuncu yönetimi. Adını Sen koy’da deyim yerindeyse, her biri bir genç yetenek olan ve bizlerde büyük umut besleten oyunculara metin verilmiş ve nasıl isterseniz oynayın denmiş gibi. Her biri kendi içinde elinden geleni yapıyorsa ve kesinlikle de eleştirilmeyecek oyunlar çıkarıyorsa da üçlü genç gurup içerisinde bütünlük sağlanamadığı gibi, filmden filme değişmesi gereken karakterler bir türlü oluşamıyor. Örneğin Melis Birkan, Issız Adam setinden koştura koştura akşam zar zor bu sete yetişmiş, arada da reklam filminin setine uğramayı ihmal etmemiş gibi görünüyor. Oynadığı bu üç rol birbirine benzer olabilir ancak bir şekilde üç ayrı karakter bu üç kız. Bir şekilde bu kadar istekli, azimli ve son dönem sivrilen genç oyunculardan biri olarak Birkan’ın ve diğer oyuncuların yönlendirilmesi gerekmez mi? Oyuncu, kendini dışarıdan görebilecek hale gelene dek yıllarını vermesi gerekebilir. Başta, bunu, oyunculuk deneyimi olan ve kişileri yönlendirmeyi bilen bir ekibin yapmasında fayda vardır. Sinemamızda ciddi bir sorun olarak kaskatı duran oyuncu yönetiminin de bir an önce halledilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Damat adayı Can’ı oynayan Ali İl de aynı boşluğun içinde elingen geleni yapmak için çırpınan bir başka genç adam halinde karşımızda duruyor. Birkan ve İl’in yer yer abartılı sahneleri, yer yer çöken, göçen, darmadağın olan birliktelikleri kesinlikle bilinçli bir oyuncu yönetimiyle düzeltilmesi gereken önemli hatalar. Daha kariyerlerinin başında bunca hevesli ve gerçekten iyi niyetli gençlerin basmakalıp rol kesme noktalarından çekilip alınması gerekiyor. Bunu yönetmenlerimiz henüz yapamıyorlarsa –ki sinemada film yönetmeni aynı zamanda ileri düzey bir oyuncu yönetmenidir ve olmak zorundadır da– oyuncular için ayrı bir ekip oluşturulması artık kaçınılmazdır.
Her ne kadar yönetilemiyorlarsa da deneyimli ve eğitimli oyuncular Gülen Karaman ve Funda Şirinkal, kısacık, geçinemeyen ama buna rağmen ayrılamayan abla-kardeş rolünde harikalar yaratıyor ve yılların sanatçısı Ahmet Mümtaz Taylan da nevrotik ağabey rolünde seyrine doyulmaz bir oyun çıkarıyorsa da sinemada asla ve asla oyunculuk, oyuncunun kendi yeteneğine, bilgi birikimine ya da deneyimlerine bırakılamayacak denli sinematografinin önemli bir parçasıdır ve kesinlikle ayrı bir ekip tarafından yönetilmeli ve yine kesinlikle yönetmenin denetiminden çıkmamalıdır.
Bu noktalar özellikle Can’ın ailesinin iki ayrı yemek sofrasında gösterildiği iki farklı sahnedeki tanınması zor yapılarında çok belli oluyor. Ayrıca, büyük sırrın öğrenilmesinden sonra kişiler arasında bir soğukluk yaşanırken, hiçbir gelişme olmadığı halde, bir sonraki sahnede buzlar çözülmüş görülüyor. Görmemezlikten gelindiği için mi? olmamış gibi davranma çabası mı? Devamlılık ekibinin hatası mı? Kurguda da mı fark edilmedi? Tabi bir sürü soru ardı ardına geliyor, film kesintiye uğruyor, gündelik yaşamın akışı bozuluyor, inandırıcılık alt sıralara düşüyor.
Şu ana dek sözünü etmediğimin kesinlikle farkına varılan Cemal Toktaş ise, damadın çocukluk arkadaşı rolünde inanılması güç bir başarı gösteriyor. Kendinden emin, üzerinde çok düşündüğü, çalıştığı kesin anlaşılan bir tutarlılıkla oynuyor, içine kapanık, kendine bile küsmüş, zeki çocuk Ilgaz rolünü. Öylesine tutarlı ve kesin ki, üzüntü, sevinç, taşkınlık, sevgi, kızgınlık gibi birbiriyle örtüşen ya da taban tabana zıt kişilik durumlarını aynı kişinin tepkileriymişçesine sunuyor ve seyircisine kesinlikle orada Ilgaz adında “birinin” var olduğunu hissettiriyor. Hele de gece dışarıda omuz çarpma sahnesinde nerden tutsanız elinizde kalacak denli zor bir diyaloglu planda o kadar başarılı ki, Toktaş’ın Ilgaz kişiliğini kendi içinde yeniden yarattığını, onun, filmde görünmeyen anlarında bile neler yapabileceğini, nasıl bir insan olduğunu detaylarıyla düşündüğü kesin bir dille aksettiriyor bize. Düştüğü tek sahne de masadaki mektuplara uzanış sahnesi ki, çok daha üst düzeyde verim alınabilecek bir mizansenle bu genç adam o sahnede harcanmayabilirdi.
Adını Sen Koy, nedeni belirsiz bir Trainspotting göndermeli ve filmin yapısıyla bir türlü bağlantısı kurulamayan afişiyle, konu gelişimi, açılımı ve yan karakterleri, motifleri, destek unsur ve simgeselci yaklaşımlarıyla komple bir klişe dramaturji kalıpların içerisinde boğulmuş ve de film haline gelirken görsel anlatım öğeleriyle canlandırılamamış, üstüne üstlük de gepegenç, hevesli ve üstelik başarılı oyuncularını yeterince kullanamamış bir film olaraktan, ilginç ve zor bir konuda yapılmış ancak zarzor vasat bir film olmaktan öteye gidemiyor. Yaşanan travmatik gerilimin insanlardaki etkileri, geri dönüşümsüz adımlar, çaresizlik, davranış seçenekleri ve asıl seçilen yol ya da yolların nerelere varacağı hakkında fikirler seyrederken kendinizce oluştuysa ne ala ama filmde hiiiç bir yorum yapılmadan bitiveriyor sizi ortalıkta bırakıp. Sonuçta üç gencin kendince yaptığı seçimler de, bu seçimlerin olası sonuçları da irdelenmeden bırakılıveriyor ortada. Geriye kalan bir soruyla çıkıyorsunuz filmden: eeeee? Yani! Nedir? Böyle olduysa oldu, ne olmuş! Oysa en azından, yapma yavvv! Ne olacak şimdi! kadar olsun içimde bir tatlı telaş bile hissetsem, yazı başka yöne kayabilirdi.
Bu dört filmi barındıran uzunca yazıyı bitirirken bir noktayı açıkça belirtmekte fayda var diye düşünüyorum. Sinemamız büyük bir atılım içerisinde. Yeşilçam’ın içine düştüğü televizyon, video uçurumu ve ardından gelen 12 Eylül baskısının altından kalkamayan sinemamız, biraz da teknik olanakların rahatlamasıyla son birkaç yılda silkinerek geldiği 2009 yılında önemsenecek bir patlama yaşıyor. Bu süreç, yeni oyuncu, yönetmen ve diğer meslek guruplarını içinden çıkaracağı gibi, asıl işi sinema olmayan kişileri de denemeler yapmaya yönlendiriyor. İşte bu noktada bir karmaşanın da yaşanmakta olduğunu göz ardı etmemek gerek. Film yapım aşamasında ayırtına varılamayan öğelerin, üretimlere dışarıdan ve topluca bakabilen kişilerce yorumlanmasına ciddi oranda gereksinim olduğunu söylemek abartı olmaz.
Bu yıl yetmişin üzerinde film çevrildiğini ülkemizde, tür sinemasına yönelen yapımlar olduğu gibi, geçmişten gelen Türk sineması geleneğine uygun, belki de bu geleneğin devamı olacak filmlerle de karşılaşıyoruz. Bunların yanı sıra kişiye özgü sinema yapanlar çok özel yönetmenlerimiz de ortaya çıkarken, Holivud özentisi feci filmler de çekilmiyor değil.
Sonuçta bunların hepsi ve daha fazlası da olacak, üretilen filmlerin içinden kötüsü de çıkacak, vasatı da, çok ileri düzeyde olanı da. Bu süreç içerisinde olumlu ya da olumsuz ortaya çıkan tüm örnekler sonuçta iyiye gidişin bir basamağını teşkil edecek. Sonuçta, sinemamıza özen gösteren, yakından takip eden, kendince, elinden geldiğince destek olmaya çaba gösteren sitemizde güncel Türk filmlerinin tanıtımında, olumsuz, başarısız ya da kötü yönleri yazılarımızda belirtiyorsak; bu, daha ileri düzeyde yapımların gerçekleşmesini arzuladığımızdandır.
Yapımlarda sinematografik anlamda bazı detayların fazlaca üzerinde durmamızın nedeni de, günümüzde çok yetersiz olan ve sinema emekçilerine hiçbir şey ifade etmeyen son derece basit, hatta magazinel yollardan yapılan ve yaygın olan film eleştirilerinden duyduğumuz rahatsızlıktır. Bir sanat eserinin tanıtımı yapılırken bile, beğenilen ve beğenilmeyen noktaların yazan kişi tarafından tam olarak açıklanması gerekliliğini sitemizde bir ön koşul olarak kabul etmiş kişileriz. Dolayısı ile burada elimiz hiç varmasa da eksik ya da hataların eleştirisini yaparken, çok da zorlandığımızın bilinmesini isteriz.
Sonuçta bu yazılar, tümüyle sinemamızın yüzlerini, yönetmenlerini ve filmlerini tanıtmak amacını gütmekte ve ortalama sinema seyircisi için gişe filmlerinin yanına yöresine eklenebilecek diğer filmlerin varlığından haberdar edilmesi ve bu filmler seyredilirken dikkat edilecek ya da önemsenecek bir takım ipuçlarının verilmesi amaçlanmaktadır. Türk filmlerinin eleştirisinde kantarın topuzuna kesinlikle fazlaca dikkat edilmesine karşın, zaman zaman ayarı kaçıyorsa, bu iyiniyet ölçüsünde bakılarak affola!
Yazının ilk bölümü :
7 Kocayla Hayat Neşeliydi ama Abimm’in Adını Koymamıştık Henüz
Facebook:
"janusistanbul" , "rayzan başeğmez"