Kuşları köylerinden eden 1941 yılı yazı. Almanlar yaşasın Hitler diyerek ele geçirdikleri dünya topraklarında getirdikleri ölçüye uymayanlara yaşam hakkı tanımıyorlar. Yahudi olanlar, komünistler, çingeneler çalışma kamplarına, son yolculuklarına trenle taşınıyorlar. Almanların yakınlarında olduğunu öğrenen Musevi köyünün konseyi kurtuluş için ne yapacaklarını görüşürken çözüm önerisi haberi getiren deliden gelir. Bir tren. Gönüllü sürgünü biz, sürgüne götüren görevli Nazilerin bizler olduğu bir tren çocukları, kadınları, yaşlı ve erkekleri kutsal topraklara ulaştırabilir. Bu deli düşünceye inanmak en az yerleşik düzenlerinden ayrılmak kadar zor da olsa gelen tehlikenin korkusu köylüyü harekete geçirmeye yeter, varlıklarını yolcuğun yoluna koyarlar tereddütsüz. Değerli eşyalar sandıktan çıkar, paralar bir araya gelir. Köyün en iyi terzisi gereksinimleri olan kostümleri gece gündüz biçer diker bedenlere uydurur. Kadınların çabası, erkeklerin kavgası çocukların merakıyla hazırlıklar sürer, edinebildikleri tek tek vagonlara lokomotif ekleyerek elbirliğiyle umut trenini yola çıkarırlar. Elindeki kitaba bakarak heyecanla lokomotife ilk hareketi verirken bir insanın hayali gerçekleşir, makinist olmuştur işte. Yemyeşil ovaların içinden kıvrımlar çizerek ilerlerken tren ayrıldıkları topraklara dönemeyecekleri duygusunun yüzlere yerleştirdiği keder gözlere umut ve ayrılığı birlikte resmeder. Masalların uyutamadığı çocuk sorar –çok uzak mı Kutsal topraklar tek bir yerde mi var, kadın çocukla uzak arasındaki boşluğa çevirerek gözlerini –Bütün toprakları kutsal yapabiliriz, biz sadece istemekle yükümlüyüz, o zaman hiç uzak sayılmaz der.
Kısa zamanda ortaya çıkan çekişme şikayet ve anlaşmazlıklar yolda bekleyen tehlikelerle birleştikçe toprakları gitgide uzaklaştırır. Hiç bir istasyonda kayıtlı olmadığından, yolu hangi saatte kullanacaklarının belirsizliğinden, rayların yönünü kendileri değiştirdiğinden belki de, hayalet tren olan adı deliler trenine döner. Nazi üniforması giyinen kereste tüccarı Mordechai (Rufus) emirler yağdırırken tüm yetkileri elinde toplamaya çalışır, komünist oğlu trende parti komitesi kurarak yönetime baş kaldırmakta gecikmez. Gerçek Almanlarla karşılaşmalarının yolculukları için oluşturduğu tehdit bile bir arada tutmaya yetmez. Rabbinin (Chelement Harrari) bunlar bizim nazilerimiz, bizim komünistlerimiz, kimi yok etmeye çalışıyorsunuz sözünü duyan olmaz. Kızı sevdiğinden ayırırlar oğlanın babasına trenin tehlikesiz yolculuğu için nazi rolü verildiğinden, komünistler birbirlerine bildiriler yayınlarken genç bedenlere sevişmeyi de yasaklarlar eşitlik kardeşlik gelecek güzel günler adına. Artan gerilim sabbath gününde dinlenirken duaya açılan eller yarattığı düşmanının yakasına yapışmışken bile boşalamaz, deli girer aralarına.
-Tanrı varmış yokmuş bu neyi
değiştirir, siz önce insan var mı diye sorun. Tanrı insanı kendi suretine
göre yarattı, bu sözü Tevrat’ta yazan kim tanrı mı tanrı değil, insan mı
insan değil, peki kim, bunun ne önemi var, önemli olan bizim varlığımızın
gerçekten ne anlama geldiği….
Köyde bir tane bulunması yeterli olduğundan Haham olamayan, herkes gibi olmakta istemediğinden aptal olmayı seçen Schlomo (Lionel Abelanski) tek vaazını verir.Umut treni deniz laciverdi geceye dumanlarını savurarak kutsal topraklara yol alır. Aklın ya da deliliğin yolu bir olduğundan sahte Alman askeri üniformalarının eşliğinde esmer tenlerine bahar çiçekleri açtıran rengarenk giysileriyle Hindistan’a gitmeye çalışan çingenelerle karışır kaynaşırlar. Bir düğün gecesi havasında kurulan yemek masalarında doyurunca karınlarını kemanları konuştururlar, dansta yarışırlar. İnsanlar sevgiyle sarılıp müziğin nağmeleriyle dönerken taşıdıkları nazi elbisesinin ciddiyetiyle birbiriyle dans eder iki komutan. Barış savaş, din dil, ulus ırk farkı gözetmeyen aşk, Marks’a Lenin’e parti yasağına Nazi üniformalı babalara meydan okur, genç bedenleri buluşturur. Her zaman uzaktan sevdiği güzel Esther’i (Agathe de la Fontaine) yeni aşığının kollarında bırakan Schlomo’nun gözyaşları gecede parlarken ovasıyla otuyla sarı bir hüzne boyanmış doğadan geçer tren. Sarsılarak durduklarında korkulacak hiçbir şey kalmamıştır, düşen bombalar karşılıklı atılıyordur, yani iki ateş arasında tam sınırdadırlar...
Sade bir köy yaşamını İkinci Dünya savaşının ateşine sokarak din, ideoloji, ırk ayrımlarının yapaylığını, insanı insanlıktan çıkarışını ironik bir dille anlatıyor Yaşam Treni. Yaşamda belirlenmiş rollerin üniformalarla temsili anlatıma güç katıyor. Dini, askeri ve siyasi liderlerin etkileri yan yana izlenebiliyor. Ciddi bir iş olan yaşamın yerine rollerin geçirilmesinin acı veren sonuçlarını en ince ayrıntılarla sıklıkla sergiliyor. Terzinin iki apolet fazla dikmesi verilen emrin tartışmasız yerine getirilmesini sağlayabiliyor, bir sözle komünist olanlar yine bir sözle partiden atıldıklarına üzülüyorlar. Her karakter üstlendikleri rolü iyi oynamanın ötesine geçerek kostümlerine can veriyorlar. Tren rayları gibi döşenmiş hareketli müzikler Goran Bregovic'in. Bir kaç ülkenin ortak yapımı olan filmin senaryosu ve yönetmenliği Radu Mihaileanu'ya ait. İçinde yaşadığımız dünya kadar renkli görselliği ve bereketli şiirselliğiyle, bilinen tehlikeler ve beklenmeyen sürprizlere bezenerek akıyor film. Yaşadığımız yerin, zamanın ve mekanın yani bizlerin kutsal olduğunu bize bir daha anımsatıyor. Özgürlüğe mahkum Schlomo’nun deli gözbebeklerinin saf ışığından geçip giden trenin yolcusu olmak ne güzel.