Kim ne derse desin; sinemamızdan çok özel örnekler çıkmaya devam ediyor. Ama bazıları çoğuna sıkıcı geliyor, ama bir kısmı bazılarına saçma geliyor, çoğu afişlerde kalıyor, seyirci toplayamıyor… ama sinemamızdan gerçekten çok ama çok güzel örnekler çıkıyor artık.
İstanbul’a özgü yerel öğelerden bir seçkiyle açılan 11’e 10 Kala, daha başından karakterlerinin ve mekanlarının minik görüntüleri, kısa planlı sahneleriyle seyircisine nerelerde dolaşacağını, kimlerle birlikte olacağını sağlam bir sinema diliyle veriyor. Oldukça hareketli omuz kamerası çok başarılı. Sonraları, olması gereken yerlerde duran, olaylara tanıklık eden, yer yer hareketlenip, yer yer yerine çakılan kamerasıyla Esmer, belgeselci yönünü kurgusal filmine çok güzel uyarlamış. Öyle ki çoğu zaman kamerayı unutup, kendinizi mekanların içinde olaylara tanık eder buluyorsunuz. Set çalışması yapılmış mıdır bilemiyorum ancak mekanlar fazlasıyla doğal görünüyor ve mekan kısıtlamalarının altından da başarılı bir şekilde kalkılmış.
Yaşlı bir adam, tıkış-tepiş bir yığın objenin toplandığı bir evde yaşıyor; dışarı çıkıp insana tuhaf gelebilecek alışverişler yapıyor; her öğlen uğrayıp yemeğini yediği küçük lokantada, akşam yemeği de sefer tasında hazırlanıp veriliyor. Geri geldiği yer, yerdeki gazete kümeleri, cilt cilt kitaplarla başlangıçta bir sahaf dükkanını çağrıştırırken, film boyunca bu yerin yaşlı adamın evi olduğunu ve yaşlı adamın yani Mithat Amca’nın hayatında –deyim yerindeyse– hayatının her anında dokunduğu, kullandığı, bir şekilde bağlantısı olan bütün objeleri topladığı bir koleksiyona dönüştürdüğünü anlıyorsunuz. Bu ev, genel bakış açısına uygun olarak filmin dramatik gelişiminde, dışarıdan kişilerce “çöp ev” olarak algılanmakta, yangın ve böcek-fare dahil bir çok noktada tehdit unsuru olarak görülmektedir. Bir kahvesi olan arkadaşının dükkanına ortak olup da sahaf yeri oluşturan ve bu eserleri satma amacıyla Mithat Amca’ya yakınlaşan yeğeni de dahil olmak üzere, hiç ama hiç kimse bu evdeki sayısız objeye ve özellikle değeri biçilemez kitap, gazete ve cilt cilt esere önem vermeyecektir. Hiçbirinin bir tek kapağı, Mithat Amca haricinde açılmaz.
Mithat Amca, görmüş geçirmiş, Amerikalarda okumuş, Türkiye’nin ilk mühendislerinden, öyle ki eski harfleri bile okuyabilecek denli eski, yaşlı ama filmdeki en yaşam dolu insandır. Belki de tek yaşayan karakter! Zaten Pelin Esmer’in kendisinin de oynadığı minik rol dahil Mithat Amca dışında pek de iyi kişiliklerden söz edilemez filmin içinde. Lokantası olan ve Mithat Amca’ya uzaktan tatlı bir aşkla bağlı olan kadın hariç.
Ah! Bir de apartmanın kapıcısından söz edeceğiz tabi. Başta minik bir motif olarak başlayıp, film boyunca önemi adım adım artan, yer yer saflığı, yer yer çaresizliği, yer yer şehirli yaşama karşıt örneklemesi, yer yer şehirli yaşamın çarklarına uyum sağlamasıyla, dramatik kurgu içerisinde önemli bir “cin” öğe haline gelen, hatta sonlara doğru filmin konusunun orta yerine Mithat Amca ile birlikte oturan “apartman görevlisi”.
Son derece sağlam bir şekilde koleksiyoncu ruhlu yaşlı bir adamın, yaşamı boyunca topladığı değerli-değersiz o olağanüstü “birikintinin” yaşlı adam için önemini, dağıtılamazlığını, parçalanıp başka yerlere götürülemezliğini, götürülse bile o kargaşanın içindeki düzenin bozulacağını, parçalanmış birikintilerin depoya kaldırılmasıyla yaşlı adamın yaşam bağlarının birer birer kopacağını ve buna benzer bir çok ince, derin duyguların anlatımına soyunan Pelin Esmer, bulduğu son derece basit ve genel geçer bir konu açılımıyla çelişki sürecine sokuyor seyircisini: Mithat Amca ve komşularının yaşadığı eski bina depreme dayanıklı değildir, onarılması, desteklenmesi gerekmektedir. Ancak komşuların aklına giren bir müteahhit, binayı yıkıp, kat karşılığında günümüzün gözde lüks binalarından yapmaya kararlıdır.
Konu açılımı, o kadar basit, o denli saçma sapan bir dürtü üzerine kurulmuştur ki filmin bundan sonraki gelişimi boyunca bu noktada düşünmeyi aklınızın ucundan bile geçirmiyorsunuz. O anda sizi ilgilendiren tek şey Mithat Amca’nızın bu evden çıkmaması gerekliliği oluyor. Derdi gücü bırakıp film boyunca bunun telaşına düşüyorsunuz ve bu süreç içerisinde yaşam boyu toplanan onca şeyin bir evde “yalnızca” bulunmadığını, o koleksiyonların en önemli parçasının “o ev” olduğunun bilincine varıyorsunuz. Esmer, bu basit açılımını, sonraları yine benzer basitlikte, seyircisini ana konudan uzaklaştırmayacak bir takım saçma sapan olay gelişimlerine de bağlıyor. Tavanın akması, sahaf açan yeğen, belediyeden kontrole gelen adamlar gibi konu açılımları Mithat Amca’nın bütün çıkış yollarını kapatırken, seyirci olarak sizi de gittikçe daha huzursuz yapıyor. Bütün çıkış yollarınız, olaylara saçma sapan bir basitlikle bakan, akla ilk gelen en basit adımları “çözüm” sayan, sıradanlıktan kurtulmayı aklına bile getirememiş, hayatın ve insan olmanın zorluklarından basiti seçerek uzaklaşmış, kafaları kuma gömülü ve böylece mutlu, sıradan insanların oluşturduğu mahalle baskısının orta yerinde oluşunuzu da film boyunca hissettiriyor size Esmer.
Başkalarının “tuhaf” gördüğü davranışların yada alışkanlıkların mahremiyeti, sıra dışı olanı anlayamamak, anlayamamanın merak yada ilgi uyandırmaması, en ufak bir çabaya dönüşmemesi, anlamak için uğraşmaktansa “yok etmek” için kolayca işbirliğine gidilmesi şeklinde sıralarca sıralanacak, toplumumuzun geneline yayılmış ve uğraşılmadan kazanılan en basit, en alt düzeydeki yaşam biçimlerine tehdit oluşturduğu düşüncesiyle gelişen bu davranış biçiminin filmin belkemiğini oluşturan ana konulardan biri olarak sokulması da Esmer’in altından kolaylıkla kalktığı bir diğer nokta olmuş. Öyle ki, bazı yönetmenlerin gözümüze soka soka, son derece rahatsız edici, seyirciyi aptal yerine koyan bir didaktiklikle verilen, ötekine karşı tahammülsüzlük, farklı olana anlayışsızlık, toplumsal uyumsuzluk, insan öğesine saygısızlık, özel yaşama müdahale gibi kavramları birer birer –ama kesinlikle çaktırmadan– eşeleyip deşeliyor Esmer, ve kesinlikle sağlıklı sonuçlara varmasını sağlıyor seyircisinin. Özellikle bırakın komşularını, aile yakınlarının bile anlayamadığı o kocaman dünyası ile yapayalnız kalmış bu yaşlı adama acıma duygusunun film boyunca hissedilmemesi, Esmer’in sinematografisindeki en büyük başarılarından biri. Bırakın acımayı, bir yerlerden bulsam şu Mithat Amca’yı da onunla paylaşsam bu koskocaman yaşamı diye düşünüyorsunuz. O yüzden de, çok ama çok acıtan final sahnesinde de ağlama hissi yerine, kalkıp oraya gitmek, olacaklara engel olmak duygusunu yaşıyorsunuz. Filmlerinde, yandaş olduğu karakterleri acındıracak şekilde gösterip de kamuoyu oluşturmaya çalışan zavallı sanat yoksunu yönetmenlere şiddetle bu filmi öneririm.
Öncelikle sinemamızda çok fazla bilinmeyen bir noktanın Pelin Esmer tarafından başarıyla gerçekleştirildiğinin üzerinde durmamız gerekiyor. Bir konunun sinema tasarımı sürecinde alınan yol, gözlemcilik yeteneği ve yakın yada uzak tarihten yada güncel olay, konu ve mekanlardan beslenmesi eksikliğine güzel bir karşıt örnek oluşturuyor 11’e 10 Kala. Özellikle de filmin ismi gerçekten çok hoş bir gönderme içeriyor. Pelin Esmer, konusunu –büyük olasılıkla çevresinden esinlendiği– “koleksiyoncu” motifinin çevresinde günümüz toplumundaki duyarsız, köşe dönücü, lüks hayaliyle yaşayan, okumaya, entelektüel birikime uzaklaşmış insan yapısını, yaşlı adamın komşuları bazında kısacık plan-sahnelerle çok başarılı bir şekilde verirken, yerel unsurlar; küçük esnaf, alt geçitler, eski binalardaki toptancılar ve pazarlık olgusu gibi minicik ve zaman zaman kiç motifleriyle de filminin fonunda güzel bir “modernleşmeyen” İstanbul panoraması sunuyor. Yaşlı adamın yaşamı boyunca sakladığı teyp kayıtlarında da kendisiyle yapılan bir röportajın yanı sıra 27 Mayıs ihtilalinin radyo bülteni de var ki, ülkemizde çoğu kişinin bilmediği ve metni okuyan kişinin de siyasi hayatı boyunca unutturmak istediği bu bülteni, yıllar sonrasında belleklerimize sokma görevini de üstleniyor Esmer, filminin içinde minicik bir motif şeklinde vererek: Alpaslan Türkeş!
Filmin başında dikkatinizin önemli bir oranını çeken ses kullanımı, sonradan fark edeceğiniz şekilde filmin bütününe son derecede başarılı bir şekilde yayılıyor. Özellikle iç ve dış mekanlardaki çevre sesleri, çoğu zaman göstermediği objelerin, çıkardıkları seslerle kadraja sokulması, titiz bir yaratıcılık sürecinin sonucu ve kesinlikle tümüyle sinemasal anlatımın bir parçası. Film boyunca olası her yerde karşınıza çıkan ve büyük bir keyif veren bu öğenin, içinizi çok çok acıtan, hani yani “cızzzzzzz” ettiren final sahnesinin bitimindeki kullanımı ise ses kurgusunu başarıyla gerçekleştiren kişi yada ekibin, kendi finallerini de gerçekleştirmiş olduğunu hissettiriyor bize.
Mithat Amca’yı oynayan Mithat Esmer’in, varlığıyla çizdiği koleksiyoncu, görmüş geçirmiş, hatta “çağdaş bilge” diyebileceğimiz başarılı kompozisyonu her ne kadar konuştuğu sahnelerde ağır darbeler alsa da –çok ilginçtir ki– filmin yapısı içerisinde tuhaf bir hoşgörüyle karşılanıyor. Oyunculuktan dolayı düşen onca filme karşın Mithat Amca’nın aksayan diksiyonu çok fazla da göze batmıyor. Ancak “apartman görevlisini” oynayan Nejat İşler (Ali) için, filmi bir yana bırakıp, oyunculukta uzman birileri tarafından başka bir yazı yazılmalı. Hadi köyden yeni gelmiş ve bir apartmanda kapıcılık kapmış genç bir adamı oynamak kolay diyelim. Hadi diyelim ki, köylü, cahil bir genç adamın, yaşlı, görmüş geçirmiş bir adam ve İstanbul gibi insanı yer-yutar bir şehrin karşısındaki ezikliği de bir şekilde kolayca yapılabilsin. Bir yandan köyde bıraktığı ailesini şehre getirmeye çalışan, bir yandan bunun olanaksızlığını gördükçe umudu yiten bir kalender Anadolu insanının içine düştüğü çıkmaz da anlatılabilir olsun. Ancak, filmi izleyecek kişiler için –ve film güncel olduğu için– burada yazmayacağım ama yine de Mithat Amca ile bağlantılı bir nedenle ek bir gelir sağlayarak durumunu düzeltir gibi olduğu süreçte, tüm karakter özellikleri aynılığını korurken içine girdiği ferahlama ve kendine güven olgusunu, olağanüstü bir beden diliyle yansıtan Nejat İşler’in oyunculuğuna hayran kalmamak mümkün değil.
Film, gerektiği kadar az olan diyaloglarıyla çoğunluk görsel anlatım üzerine yoğunlaşmış, güzel bir sinema keyfi sunuyor izleyicisine. Örneğin, Mithat Amca’nın penceresinden dışarı baktığında görülen modern bir bina inşaatı, evden daha “çöp” bir görünüme sahip. Kapıcı dairesinin görüntülerinden tutun da Mithat Amca’nın gece ışıkları kapatıp yatak odasına gittiği sahne, kabus sahnesi, filmde amcanın evinden başka “canlı” görülen tek yer olan tamirci atölyesi ve daha bir çok bölüm, “bak işte burada bu oluyor” diye diyaloglara aktarılmamış, içten içe, her yapıda seyirciye bir takım mesajlar, görsel aktarımlar içeren sahnelerle dolu. Filmde görülüp görülebilecek bir tek aksamayı burada yazmadan geçemeyeceğim. Bunca güzel bir film için buna hakkım var mı bilmiyorum ama, Mithat Amca’nın özene bezene istifleyip, itina ile bantlayıp Ali’ye depoya indirttiği kutuların, birlikte depoya gittiklerinde açıldığını fark etmemesi, en azından bunun dikkatini çekmemesi –dikkatini çekip bir nedenle fark ettirmeyebilirdi– çok rahatsız edici bir eksiklik olarak göze batıyor. Film bu kadar iyi olmasaydı, bu eksiklik de bu kadar rahatsız edici olmayacaktı. Kişisel olarak, o sahnede Mithat Amca’dan bilgece bir davranış bekledim.
Ağır aksak ritmine karşın, bir saniye bile sarkmayan 11’e 10 Kala, dramatik kurgusu da kendi elinden çıkan yönetmeni Pelin Esmer’in kendine özgü sinemasını oluşturma yolundaki önemli bir film. Bir önceki “belgesel” diye sınıflandırabildiğimiz filmi “Oyun” ile dikkatleri ve gülümsemeleri üzerine fazlasıyla çeken Esmer, ilk filmi, ve izleme şansımızın olmadığı, ve yine kendi soyadındaki Mithat Amca’nın oynadığı “Koleksiyoncu” belgeseli hakkında da merakımızı körüklemiyor değil. En kısa zamanda bu filmi bir yerlerde görme isteğimizi, en azından filmin DVD baskısına konma gerekliliğini buradan belirtelim.
Facebook:
"janusistanbul" , "rayzan başeğmez"