İnanılır gibi değildi! Evde işlerimi düzenlerken, açık olan televizyondan kulağıma gelen konuşmalarla irkildim. Mikrofon uzatılmış birkaç kişinin Avatar filmi ile ilgili yorumlarına önce dudaklarımda bir gülümsemeyle karşılık verdim. Ama, yakından izlediğim bir kanaldı ve bildiğim kadarı ile o saatte bir mizah programı yapılmıyordu. Ciddi bir programda da ne diye Avatar isimli bir filmle “solcu söylemler içeren bir film” diye dalga geçilsindi ki!
Dalga geçilmiyordu sanki. Evet evet, ekranın başına geçince daha net anladım: dalga geçilmiyordu filmle. İnsanların gerçek görüşleriydi bu ve genel bir dalga olarak belirli bir çoğunluğu sarmıştı anladığım kadarıyla. Avatar, çaşdaş, modern yaşamın eleştirisini yapan, solcu ve çevreci söylemler içeren bir filmdi ve daha da ilginci; muhteşemdi! İşte burada, gösterimdeki Türk filmlerinden başka tanıtım yapmamaya özen gösteren sitemizin güncel film tanıtımlarına bir Holivud filmi de eklenmiş oldu: Avatar!
Öncelikle, filmin anlatımına geçmeden, sinemada yaşanan rezaletin üzerinde durmak gerekiyor. Her yerden duyulan “… salondaki film başlamak üzeredir” anonsu ile salona giren ve yer göstericiler eşliğinde yerine oturan seyirci, filmi seyretmeye başlamadan önce tam tamına kırk (rakamla 40) dakika reklam seyredeceğinden haberdar değildir. Bitmek tükenmek bilmeyen, saçma sapan reklam bombardımanına tutulan seyirci, ha bitti ha bitecek diye yerinden de kıpırdayamaz, kafasını çeviremez, kulaklarını tıkayamaz, bir şey okuyamaz, farklı bir şeye yoğunlaşamaz. Tutsak edilmiştir, bir esaret halindedir ve iğrenç ve aşağılık bir mahluk yerine konmuş, gözlerini kapasa bile, kulağına takıp müziğini de dinlemek istese engellenemeyecek yüksek bir sesle kuşatılmıştır.
Tüketime zorlamanın insafı nereye kadardır? Üç reklam az olsun hadi, beş de maliyeti kurtarmasın. Arkadaş on dakika olsun hadi, ülkemizde sinema salonları zar zor toparlanıyor, seyredelim, destek olalım… insaf be birader! İnsaf! 40 dakika reklam bombardımanı!
Üstelik, bir ara reklamlar bitiyor ve perdede harika bir yazı beliriyor: “Film Başlıyor” şeklinde. Hemen ardından gelecek filmlerin tanıtımına geçiliyor. Hadi diyelim makul bir alışkanlık. Gelecek ve pek yakında filmleri görelim bakalım, üstelik biri de üç boyutlu bir canlandırma film. İlgi yoğunlaşıyor, dikkatiniz perdede. Ama o da ne? Film tanıtımları bitiyor ve üç boyutlu reklamlara geçiyoruz. Yeniden bir bitmek tükenmek bilmez bir reklam kuşağına dalıyoruz. Ciddiyim! Bitmiyor, ardı arkası kesilmiyor. Sinema salonu kendi reklamını bile yapıyor gözümüze soka soka. Yav zaten gelmişim sinemana, el insaf!!!
Hiç olmazsa teknolojik yönüyle ve üç boyutlu bir film izlemenin heyecanıyla geldiğiniz sinemada daha film başlamadan sıkılmak, oradan yaka bağır yırtarak bağıra çağıra ve dışarıda önünüze çıkacak birkaç sorumlu kişiyle kavga etme isteğiyle gerim gerim geriliyorsunuz.
Sinemada filme bir türlü geçemediğimiz gibi, bu satırların zavallı bunalmış yazarı da bu yazıda filme bir türlü geçemeyecek gibi görünmektedir. Nedir bu rezillik? İnsanları ne yerine koyuyorsunuz? Bu toplu halde insanların beynini yıkamak değil midir? İrademizle mi oturuyoruz orada dediniz? Yani kalkıp gidebiliriz aslında değil mi! Evet doğru, dışarı çıkıp bir hava alıp film başlayınca geri gelmek mümkün ve elimizde haklısınız. Ama pes be biraderim! Reklamların, dışarı çıkıp içkili bir akşam yemeği üzerine sigara eşliğinde içilen bir keyif kahvesi denli uzayacağını kim bilebilir ki!
İnsanı yaşatan en güçlü duygulardan biri olan umut; Avatar öncesi de tüketim toplumunun kitle hipnotizmasına karşı yararlı bir güç olarak devreye giriyor ve oraya para verip istediği filmi izlemeye gelen kişilerin en insanca yaklaşımıyla “tamam yav dur sinirlenme, şimdi biter. Daha ne kadar uzayabilir ki!” iyi niyetiyle reklam akışına kapılıp gitmesine neden oluyor.
İnsanlar öyle şaşkın ki; bu satırları böylesi bir öfke ile yazan zavallı kişi dahil bir kişiden bile tepki gelmiyor salonda. Bir protesto yükselmiyor, kimse dışarı çıkmıyor. Şoka girmiş, kendimize karşı yapılan bu aşağılanmayı tam olarak algılayamayıp, daha doğrusu bunun gerçek olabileceğine inanamayıp, ha bitti ha bitecek diye koltuklarımıza çakılmış, zavallı bir şekilde izliyoruz reklamları.
Maymunun gözü tez açılır yalnız. Bir daha mı? Bileti alırken sormak gerek reklamların uzunluğunu. Tepkiyi daha o andan göstermek gerek. Filmin başlama saatinde salon kapısının önünde biraz oyalanmakta yarar var. Bir kahve içimi örneğin. Kulağınız içerde olsun, biraz da yerinizi tahmin edin aşağı yukarı. Ya da en iyisi herkes yerini bulup, eşyasını koyup, komple dışarı çıkmalı film başlayana dek. İnanılır gibi değil, koyun sürüsü gibi, bir işkence odasında konuşmaya zorlanır gibi tam kırk (rakamla 40) dakika reklam izliyorsunuz, bangır bangır!
Bu Avatar filmi için mi –hani on yüz bin milyon dolarlardan söz ediliyor ya– geçerlidir; yoksa yanılıp da yakın diye seçtiğimiz sinema salonundan mı kaynaklanmaktadır; araştırmak lazım kesinlikle. Aman araştırın, öyle girin salondan içeri. Bundan sonra olacaklardan, yani seyredeceğiniz reklam süresinden seyirci olarak siz sorumlusunuz.
Savunmaları duymak istemiyorum. O yüzden burada kendi elimle yazacağım! Nasıl ki televizyon programlarının (diziler dahil) sürebilmesi için reklam kuşaklarına gereksinim varsa, uğruna on yüz bin milyon baloncuk harcanmış böylesi bir filmin de ek gelire ihtiyacı vardır. Siz para verip de bu filmi seyretme hakkını zaten almış olan seyirciler de bu reklamları izlemek zorunda değilse de, onu gösteren sinema parasını çıkarmak için bu reklamları seyircisine izletmek zorundadır. Sahi bu reklamları filmin maliyeti yüksek olduğu için mi izliyoruz, yoksa salonda oynaması için filme ödenen pay yüksek diye mi? Yoksa, sakın ola ki, “film çok sükse yaptı, milyonlarca kişi izleyecek, hadi şunlara dayayalım reklamları, izlesinler filmi beklerken” gibilerinden bir nedenle olmasın! Yok canım, değildir. Böyle düşünmez insanoğlu. Art niyetli olmayalım, böylesine bir para hırsı bürüyemez kimsenin gözünü. Haksızlık etmeyelim.
Filme gelemiyoruz, gelelim artık. Reklamlardan kurtulup filme başlayalım. Öncelikle belirtmekte fayda var: çağın yükselen değeri haline gelen çevreciliğin herhangi bir söylemde geçmesi, sanatta işlenmesi o kişi ya da eserlerin çevreci bilinç öğretisine uygun durumlar yarattığı anlamına gelmez. Hatta tam tersi bu konu günümüz dünyasında öylesine gündemdedir ki bir şekilde ucundan dokunsanız bile insanların dikkatini çekersiniz. Dolayısı ile filminize başlangıç ya da ana örgü oluşturabilecek böylesi bir konu, bu yazının devamında gideceğimiz basmakalıp film yapma, gişe kaygısını en aza indirme, filme yatırılacak kaç yüz bin baloncuğu çıkarma kaygısının en temel öğelerinden birini oluşturuyor.
Neyse efendim, dünyayı yemiş bitirmiş insanoğlu, uzaya açılmıştır. Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle yakalanabilecek bu günümüzün muhteşem hayaline erişen insanlık başka gezegenlere seyahat etmekte, hatta yeni yaşamlar bulmaktadır. Bilim ve teknolojiye güvenen biz zavallı insanlar için ne de güzel bir hayaldir ki bu, gerçekleşeceği günleri göremeyeceğimizden hayıflanarak geçiririz yaşamımızı. Diğer gezegenlere gidilecek, uzay keşfedilecek, başka yaşamlar görülüp, tanınıp dünya düzeni daha bir rayına oturacaktır…
Ama o da ne! Uzaya açılanlar savaş gemileri ve mürettebat da askerler. Askerler çok tanıdık! Elde bira ve kuruyemiş, hadi daha iyi niyetli söyleyelim, akşam yemeği sırasında televizyondan seyrettiğimiz insanlık dramlarında dünyanın muhtelif yerlerine demokrasi götüren ülkenin askerlerine pek bir fazla benziyorlar. Hepsi de özenle seçilmiş, türünün en güzel örneklerinden gıpta edilesi insanlar. Amaçları fecaat; yeni bulunan ve içinde ileri düzey bir yaşam gelişmiş bir gezegendeki madene göz koymuşuz. Yani biz dünyalılar. Yani biz Amerikalılar. Amerikalı değil miyiz? O zaman bizim bu dünya düzeni içinde yerimiz yok mu? Yoksa tüm ülkeler yok oldu da yalnız ora mı kaldı? Ora’nın da en güzel, en zeki insanları mı seçildi hayata devam etmek için? Ve bu hayata devam edenler insanların tek derdi başka bir gezegendeki paha biçilmez madenler mi? Bu maden ne işe yarayacak? Dünyaya taşındığı zaman ne gibi bir işte kullanılacak? Dünyada durum nedir? Hani çevreci söylemler içeriyor ya Avatar nam film! Bilim ve teknoloji Amerikan ordusunun eline geçmiş. Gözlerini uzaya dikmişler, gezegende yaşayan topluluğun en önemli yaşam varlığı bir ağacın dibindeki madeni almak için neredeyse her şeyi yerle bir etmeye hazırlar. Yapmaya kalkışıyorlar da.
Çocukluğumdan hatırlıyorum: Amerikalılara hayranlık, onların yönetimindeki özgürlüğe bağlanırdı. Kendilerini bile eleştirecek filmler yaptıkları düşünülür, Kızılderililere yapılan eziyeti gösteren filmler seyredildikçe bu hayranlık artardı ama her filmin sonunda kazanan iyinin beyaz adam olduğu gözden kaçardı. Aya gidildiğinde de hayranlıkla izledik. En güzel aşkları, en demokratik aile biçimlerini onlardan gördük. Gangster nam çete üyelerini ve elebaşlarını içten içe sevdik, en iğrenç ayak oyunlarını yapan işadamı karakterlerini filmlerde uzak durup yandaşlığımız koruduk. En hoppa kızlarını sevimli bulduk, kendi kızlarımızı otururken bacakları bitişik olması gerekliliği konusunda eğitirken. Sonuçta bu ülke en büyüktü, en moderndi, en demokratikti, her şeyin en en’iydi. Senaryo aynı, konular değişiyor, görsel etkiler gelişiyor. Bir ulusun kendine özgü bile olmayan, yarattığı hayal dünyasına ait nesi varsa dünyaya sattığı her şeyi el birliğiyle tüketiyor ve hala hayranlık duymaya devam ediyoruz.
Yönetim değiştikçe de sistem, başkanlarına uygun şerbet vermeye doğru görüntüde kalan minik değişimler içine giriyor. Şu sıralar Obama dönemi ya, işte çevreci söylemler olsun, askeriye çok da iyi olarak ön plana çıkarılmasın, iyi olarak gösterilmesin… film sürecinde, görünürde, ordu sanki tam bir istilacı, yağmacı yapıda görünse de aslında buna neden olan asıl olgu kumanda kademesindeki kişilerin bireysel yaklaşımıdır. Bu kişiler, filmde de iyi adam konumunda olmadıklarından, ordunun bütününe ait bir örnek oluşturmayıp, kişisel zaaflarından dolayı olayları kötülüğe yönlendirmektedirler. Çünkü içlerinde iyiler var ve bu kötü kişilerin yanlış kararlarına karşı çıkıyorlar. Bu karşı çıkışın temelinde de ülkelerinin iyiye, doğruya yönelmiş olan düşünce sistemi yatıyor. Aslında ordunun adı kötüye çıkmasına neden olan işkence, tecavüz, cinayet gibi olayları hep kişisel eylemlerden kaynaklanmakta (mahkemede suçlu bulunan tek tük insanları hatırlayın), ama genel anlamda iyiyi, doğruyu benimsemiş insanlardan oluşmaktadır.
Tam da bu noktada, içlerinden çıkan asıl oğlan, gerçeği fark eder. Bu gerçekle yüzleşmez, engellemek için çaba göstermez. Artık yerinde durup gelişmeleri engellemek yerine –burada başarısızlık olasılığı yüksek olduğundan mıdır nedir– gezegende yaşayanların safına geçer, doğrudan liderliğe soyunur, zavallı halkın başında onların kurtarıcısı olarak savaşır ve kazanır. Al gülüm, aaa çok hoş, teşekkürler, ver gülüm!
Peki bu yerlilerin başında savaşan hiç kimse yok mudur? Bunlar tümden zavallı, çaresiz insanlar mıdır? Yok yav, filmdeki esas kızı yabana atmayalım diyeceğim ama o da yine bir başka yönden sistemin parçası, bir zoraki kahramandır. Erkek olması asıl oğlanın taraflarına geçip savaşması noktasında sorun yaratacağı için ancak ve ancak dişiliği söz konusu olan zavallı bir kahraman bozuntusu olarak tasarlanmıştır. Ayrıca prensestir ve büyük olasılıkla “babasından” kalan bir misyonun devamını getirmektedir. Kadın olması, dışardan transfer erkek kahramana karşıtlık oluşturmayacağı gibi, filmin başından belli bir aşk öyküsüne de açıkça çanak tutabilecek bir dramatik açıklıktır. Zaten filmin sonunda da kendilerinden olmayan birinin halkını kurtarmasıyla kendi liderliğinin düşüşe geçmemesi mümkün olmuş, hatta daha da ilerisi, aralarında başlayan yakınlaşma ileride kesin bir olasılıkla evliliğe dönüşecek bir noktaya gelmiştir. Kadın kahraman yaratmanın olanaksızlığını basmakalıp şekle sığdırıp ancak bu şekilde verebilirsiniz: bir kadının kahraman olabilmesi, toplumdaki saygınlığının ölçüsü olan ancak ya birinin karısı ya da birinin anası olma noktasındadır. Tek başına ayakta duran, birine ait olmayan bir kadının bırakın başarısından söz etmeyi, ondan söz etmek bile yersizdir, mevcut düzene tehdit oluşturur.
Gelelim bu, evrenin bir ucundaki olası yaşam varlığı olabilecek gezegenlerden biri olan Pandora için (isminin seçimindeki saçmalık üzerine kesinlikle hiçbir şey yazmak istememektedir bu satırların yazarı) tasarlanan yaşamsal biçimlere: barışçıldırlar ve kendilerine saldırılmadığı sürece savaşmamaktadırlar. Oysa son derce güçlü, hızlı, iridirler. Hani kadınları bile kodu mu oturtur durumdaki bu topluluğun, gücünü gözardı edip barışçıl söylemlerle sunulması da yine “ora”sı için biçilmiş kaftanlara pek benzemektedir. Dünyayı yerle bir edecek gücümüz var ama bunu, barışçıl yönümüzden dolayı ancak dünya ve demokrasi için tehdit oluşturan yerler için kullanırız mesajını, böylesi bir karşıtlık içerisinde sunmak da filmin belki de zekice düşünülmüş tek dramatik kurgusudur ki, aslında belki de böyle bir alt mesaj kimsenin aklına bile gelmemiştir ve şu anda satırlara dökülen düşüncelerin içine düştüğü bir yanılsamadır.
Yaşamın varlığı, evrenin neresinde olursa olsun bir dizi evrimsel süreçten geçmek zorunda olduğuna göre, herhangi bir yaşam biçiminin türünü devam ettirme noktasındaki itici güçleri barışseverlik olamaz. Doğal anlamda herhangi bir ya da daha fazla kaynağı tüketmeden üremek mümkün olmadığı gibi, bu tüketimin de savaşmadan elde edilmesi olanaksızdır. Bu savaş doğa ile ve diğer yaşam biçimleri ile olacaktır; dünyamızın da bugüne dek olan geçmişinde olan da budur.
Bitmek tükenmek bilmeyen savaşlarla kendi türünü yok etme çabasından asla kurtulamayan insanlık, 20. Yüzyılın ortalarında “barış” söylemi ile kitlelerle yola çıktıysa da, kendine bir düşman kadar tehdit oluşturan kendi bünyesindeki bu oluşumları da yok etmeyi becermiş, alay konusu olacak kitleler haline getirmeyi başarmış, 21. Yüzyıl ile birlikte insanlığın girdiği umut dolu milenyum olgusuna da yüzyılın hemen başında giriştiği yeni paylaşım savaşları ile de olup olabilecek tüm umut kırıntılarını yok etmiştir. Bugünün koşullarında olası en barışçıl düşünce; savaşların asla ve asla bitmeyeceğini söylemektir.
Pandora’daki yaşam, birbiriyle benzer yaşam biçimlerini barındırmamakla da ilginç bir ideolojiye hizmet eder görünümdedir. Her şeyi bir tarafa bıraksak bile, Na’vi halkı olarak tasarlanan halkın nereden geldikleri, hangi yaşam biçiminden evrildiklerini belirtecek hiçbir gösterge yoktur. Sanki doğaüstü bir güç tarafından ya da olay nedeniyle gezegene yoktan var edilmiş gibidirler ve yaratılış efsanesini feci şekilde akıllara getirmektedirler.
Ayrıca, yerli halka yaşam sağlayan o kocaman ağacın da nereden çıktığı, nasıl olup da orada yetiştiği tam bir muammadır. Böylesi devasa bir yaşam türünün var olabilmesi için gerekli enerji, yine devasa bir doğal kaynak tüketimini gerektirir ki, böylesi büyük bir tüketimin o gezegen için maliyeti önemlidir. Ayrıca, böylesi bir tüketimin karşılığında elde edilecek kazanç önemlidir ve filmde kesinlikle doğal anlamda böylesi bir kazanç söz konusu değildir. O muhteşem ağaç sanki bir yerlerden kendiliğinden hep var olmuş, öncesi-sonrası olmayan ve yerli halka yaşam sağlayan bir doğaüstü varlık gibi orada durmaktadır ve kesinlikle tek tanrılı dört kitaptan çok fazla olguyu çağrıştırmaktadır.
Bütün bu noktaların üzerinde bu denli durulmasının amacı, filmin zamanımızdan biraz ileride bir zaman diliminde geçiyor olacak şekilde tasarlanmış dramatik kurgusundan kaynaklanmaktadır. Avatar bir masal değildir. Filmle ilgili “masalsı” ya da “destansı” olarak tanımladığımız öğeler, ancak sanatsal yaratıcılık içerisinde değerlendirilebilir. Dolayısı ile doğal açıdan ve bilimsel yönden içerdiği bütün söylemlere taban tabana karşıt bu mistik, hadi daha rahat söyleyelim dinsel tabanlı öğeler, filmin basmakalıp yapısından daha da fazla dikkat çekmektedir. Hele de ruhun bir bedenden diğerine geçme teması, bu fikri daha da feci bir şekilde desteklemektedir ki, aslında filmin ana kurgusu, uzay gemileriyle değil de ruhların dolandığı bir uzay gezisi halinde yapılsaydı hiç olmazsa zekice bir buluş diye daha çok önemsenirdi.
Tüm bu olanların üzerine genel olarak beklenen Amerikan ordusunun galibiyeti ile sonlanmayan film, her ne denli iyinin kazanmasıyla bitmiş gibi görünse de aslında iyileri değil, kötünün içinden çıkan yine kötü tarafın içinden bir iyi insanın galibiyetine düzülen bir destan haline dönüşüyor. Filmin sonunda kazanan iyi de yine Amerika’dan çıkma bir “iyi”.
Ayrıca iyinin taraf olduğu iyiler de olağanüstü yapılarıyla dikkati çekiyor. Ne çekik gözlü, kısacık Korelilere, Vietnamlılara benziyorlar, ne de kıllı, esmer Iraklılara, Afganistanlılara… eh bunlar zaten iyi olsalardı Amerikan ordusuna karşı kazanırlardı. Kazanamadıklarına göre, filmdeki iyi taraftan olabilirler mi? Yani sonuç; iyi ve haklı olmadığınız sürece bu gücün karşısında savaşı kazanamazsınız.
Bütün bu basmakalıp konu açılımlarının yanı sıra, filmde sinemasal aktarımında hiç olmazsa bir değer olsun deseniz o da yok. Avatar, yönetmenine özgü hiç ama hiçbir görsel anlatım özelliği taşımayan, sinemanın temel çekim kurallarının bile en düşük düzeyde kullanıldığı, ancak filmde hareket bereket olsun diye bol bol pahalı ekipmanların kullanıldığı Avatar, gösterişi ancak, sinemanın görsel sanat olarak var olan yapısıyla uzaktan yakından hiçbir şekilde dokunmayan haliyle, sinema tarihinin büyük bütçeli filmlerinden başka değerlendirilecek bir yönü olmamasının ötesine gidemiyor.
Burada günümüz ekonomik sistemi içerisinde filmin bu yazıya konu olan bütün bu yapısını daha makul bir açıklama ile de anlatabiliriz: beş yüz milyona yaklaşan yapım ve reklam giderleri içeren bir bütçeyle bir film yapmayı planlıyorsanız, bütün dünyada, kültür ve köken farklılıkları da dahil her tür insana uyan, çok büyük bir oranda seyircinin hoşuna gidecek, evrensel basmakalıplar listesinin en az üçte ikisini filminizde bulundurmak zorundasınız. Bu, bunca para yatırılmış bir filmin gişede kazanacağı gelirle yapımcılarınızın karşısında yüzakı ile çıkmanız için gereken bir bedeldir. Sanatsal yaratıcılığınızdan fedakarlık edeceksiniz. Eh bu yapımcıların bu kadar yüksek bir parayı filminize yatırmaları için de, içinde bulunduğunuz sistemin ideasını destekleyecek unsurları koymak, yayılmacı politikanın destekçisi olmak zorundasınız ki, bu parayı filminize yatırmayı göze alsın yapımcılarınız. Bu nokta da sanatsal yaratıcılığınızdan yitirdiklerinizin üzerine, ideolojilerinizden de özveride bulunmanız anlamına gelecektir. Tabi, ideolojiniz, bu noktalardan farklı bir durum içeriyorsa.
Sonuçta, yönetmene özgü bir görsel anlatım diline sahip olmayan, kameranın oradan oraya koşturduğu, bilgisayar teknolojileriyle donatılmış görsellikleriyle asla bir sinema olamayan Avatar’da görüntü yönetimi, sanat yönetimi, görsel efekt gibilerinden teknik ekibine yönelik övgülerimiz tavan yapabilir ama hiçbir dönemin en iyi filmlerinden ya da kendisi için de en iyi yönetmenlerinden biri diyemeyeceğimiz kesin. Oscar ödüllerinin hemen öncesinde ancak bitirilebilmiş bu yazının sondan ikinci cümlesinde yazılanların, akademi üyeleri tarafından nasıl değerlendirildiği de bu satırları okurken bileceğiniz bir olgu olarak size yol gösterecektir umarım.
Facebook:
"janusistanbul" , "rayzan başeğmez"