Vavien – Taylan Kardeşler

Rayzan Başeğmez

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Öncelikle Taylan’ların, sırf kardeş oldukları için Coen’lerle karşılaştırılmaları, onlarla bir tutulmaları ve daha da kötüsü, Coen’lerin taklidi ya da Türkiye versiyonu gibi akılalmaz magazinel yaklaşımlarla, içinde burun kıvırma da taşıyan tuhaf tanımlamaları anlamak gerçekten çok zor. Açıkçası, her ne kadar eleştirilse, uzak durmaya kalkışılsa ya da kesinlikle karşı durulur gibi görünse de entelektüel kesim içinde bile kişinin yaptığı işi ile ilgisi olmayan yönlerinden mış’lı miş’li cümlelerle anlatılması ya da birilerinin taklidi, kopyası, yardakçısı gibi sıfatlarla tanımlanması kolayına gidiyor herkesin. Yine yapılan işler güme gidiyor, icraatların içeriği üzerinde kimse düşünmüyor, sanatçısı, siyasetçisi, düşün insanı vb. her türde insanın kalıbı, yeri, yurdu, çemberi belli oluyor; kimsenin hakkında araştırma yapmaya gerek kalmıyor, okumak gerekmiyor, yaptığı işleri takip etmek gerekmiyor… rahat koltuklarınızda “O” kişinin ne mal olduğunu anlamış mutlu mesut oturup rahat rahat fikir yürütüyorsunuz! Bilgi sahibi olmadan.

 

Coen’ler, her ne kadar filmleriyle kendilerine özgü bir takipçi kitlesi oluşturmuşlar, bir bakıma da bazı kişiler için kült yönetmen konumuna gelmişlerse de filmlerinde kullandıkları görsel anlatım biçimleriyle son derece basmakalıp filmler üretmekten fazla da uzağa gidememişlerdir. Görüntü yönetimi ve sağlam oyuncuların filmlerine katkısını çıkarırsanız geriye son derece sıradan ve görsel açıdan çok yanlış kullanılmış çekim açıları ve kadrajlardan oluşan bir film kalır. Bu olguyu özellikle Fargo filminde görmeniz mümkündür, çünkü film boyunca gözünüze sokulan parmak sayısı bir ordununki kadar vardır (filmin detaylı analizini, Bir Ger-Gevşet ve Diğer Klişeler Semineri: Fargo! Adıyla, www.delikasap.com sitesindeki Beyaz Perde bölümünde okuyabilirsiniz).

 

Adam olacak çocuk nasıl daha bokundan belli olursa, sizi sarıp sarmalayacak film de daha ilk saniyelerindeki dramatik ve görsel kurgusuyla kendini belli ediyor: Biletinizi alıp yerinize oturdunuz. Birbirinin aynı, modern yaşamdaki insanın her an kuşatıldığı en gereksiz tüketim maddelerinin ve kendisine sunulduğu iddia edilen müthiş hizmetlerin kusturucu reklamları bitip de filme girdiğinizde, şık bir jenerikle karşılaşıyorsunuz. Film boyunca önemli bir başrol oyununa soyunacağını henüz bilmediğiniz bir minibüsün sürgülü kapısı, Celal (Engin Günaydın) tarafından habire açılıp kapanır. Her kapanışta kararan perdede jenerikten bir isim görülür. Her açılışta da Günaydın’ın komik ifadeli yüzünü görürüz. Birkaç kapanmadan sonra bir kadının planına geçilir. Bir ev kadını, yine kapanan-açılan kapı ve bir başka, daha sosyetik bir kadının planları… bu kısacık geçiş planlarında filmin üç ana kişisinin görüntüleri ve kişiliklerinden ya da içinde bulundukları durumlardan minicik bir takım ipucu oklarıyla ilk bilgiler verilir.

 

Biraz uzayarak hafiften sıkan ve bir giriş bölümü için sırf böyle bir fikir bulunmuş ve uygulanmış düşüncesi oluşturan bu giriş, Celal’in uyuz, sevimsiz yapısıyla, minibüsüne yeni yaptırdığı sürgülü kapıyı defalarca anlamsız yere denemesi ve beğenmemesi ve de beğenmemesi üzerine para vermeden çekip gitmesi gibilerinden bir sonuca bağlanır ki, Taylan’lar film boyunca sürecek olan, seyircisini sürekli ters köşeye yatırma, basmakalıp gibi görünen hatta doğrudan basmakalıp bir takım görsel ifadeleri kendilerince, kendi dillerince ve ince bir mizah, bazen de büyük bir muziplikle kullanıp, seyircisiyle top oynar gibi sürekli oynayacağının ilk belirtisini, filmin başından veriyor.

 

Ardından teker teker planlar, hızla değişen sahnelerle kişilikler, yaptıkları işler, kişilik özellikleri, özel hayatlar, gizli sırlar minik minik veriliyor. Bir aile görüntüsü ile aristokrat bir kadının varlığı, birisiyle ilk el sıkışıp da tanıştığınız kadarlık bir sürede, ama kesin bilgilerle gözlerimizin önüne, kulaklarımızın arkasına seriliveriyor.

 

Taylan’ların neyi, nereden çekeceği, yani kamerayı nereye koyup, oyuncularına nasıl bir mizansen vereceği ve kamerayı nereden nereye hareket ettirip, nerede yerine çivileyeceği kesinlikle önceden uzun uzadıya düşünüldüğü belli olacak şekilde keskin ve görsel anlatım amacına uygun. Oyuncular bir mekana girerken bile ne zaman içerden çekilmesi, ne zaman dışarıdan-arkadan çekilmesi gibi en ince detaylarına kadar bilinçli bir şekilde önceden planlanmış. Tek plan çekimlerde, kişilerin kadraja giriş çıkışları ile kamera hareketleri bile eşzamanlı tasarlanmış ve olasıdır ki uzun uzadıya prova edilmiş. Hele hele, filmin dönüm noktası olan piknik sahnesinde, tahmin ediyor gibi olduğunuz sonuca giden süreç içerisinde, kötü bir havada hazırlanan yer sofrasında tanımlayamadığınız bir gerilime sürükleniyorsunuz. Filmin o sahnesine ait tüm öğeler, sizi gerim gerim geriyor. Sonra kararan gökyüzü ve birden bir gök gürültüsü! Yer sofrasının çevresine oturmuş herkes bir anda kafalarını kaldırıp yukarı bakar. Bunu gurubu genel planda alan kamera birden bu kişilere tepeden bakar, keskin ve feci bir zoom ile korkulu suratlardan uzaklaşır. Bu çekime gerek var mı? Yok!, Konuya etkisi nedir? Hiç! Ama, komik! Anlamsız, gereksiz, saçma ve artık uzak durulan, çekim hatası olarak kabullenilen bir zoom ile uzaklaşma olayı üstelik! Neden var bu? Yönetmenin seyircisiyle iletişime girdiği filmlere özgü bir duygu yaratmak için. Taylan’lar filmin içinde varlar ve sürekli seyircisiyle bu gibi çıkışlar, sürprizler ya da ne bileyim “tuhaf” geçişlerle şakalaşıyorlar. Filmin bir yerlerinde iki kardeş bir anlık görünüp, göz kırpıp, pis pis sırıtarak kayboluyorlar. Size de eli havada ağzı da bir karış açık kalmış, çaresiz seyirci olarak, “şu kardeşlerle ben bir gün karşılaşırım, işte o zaman hesaplaşırız” duygusu kalıyor.

 

Filmde şehir, doğa, mekanlar, yollar vb. çevresel öğelerin kullanımı da son derece bilinçli ve önceden tasarlanmış, gezilip uygun yerler bulunmuş, çekimlere yedirilmiş duygusu uyandırıyor. Kurgu ve devamlılık çalışması da bu çekimlere ve görsel anlatıma tam anlamıyla cuk oturmuş uygunlukta. Vavien, neresinden alırsanız, bakarsanız komple bir ekip işinin kusursuz bir birlikteliği olarak ortaya çıkıyor ki, emeği geçenlerin zaman içerisinde, kesinlikle “ben bu projede çalıştım” diyecekleri denli gurur verici bir çalışma.

 

Çekimlerin bu kesinliği ve oyuncu-yönetmen işbirliği filmin bütününde etkin. Sinematografi, baştan düşünülmüş, üstelik yalnızca konunun doğru dürüst anlatımı için değil, aynı zamanda seyircinin sürekli ters köşeye yatırılması da önceden tasarlanmış. Planların çekimi ve kurgulanması sırasındaki muzip görsel üçkağıtlarla, Taylan’lar, merak ve dolayısı ile filme olan ilginizi sürekli canlı tutarken, durduk yere komik bir şekilde heyecanlanmanıza, gereksiz yere huzursuzlanıp, gerilip bunu kendinizde görüp kendinize gülmenize bile neden oluyorlar. Vavien, iki kardeşin sinema zekası içerisinde muzip etkilerle görsel algılarınızla oynayıp gösterdiğinin iki farklı anlamından birine yoğunlaşmışken diğerinin üzerinden açıyor konu gelişimini. Bazen de hiç yeri yokken sırf muziplik olsun diye size “öyleymişçesine” bir şey gösterip kandırıken, bir sonraki sahnede konuyu istediği gibi anlatmaya devam ediyor ve salonda bir yerlerde “yaaaaaaa, ha a!” diyen seslerini görüyorsunuz. Size de Taylan Kardeşlere uyuz olup, “bir dahaki sefer kanmayacağım” demek düşse de finale dek bu tatlı didişme sürüp gidiyor ve film; tam anlamıyla Taylan’ların kesin zaferiyle sonuçlanıyor.

 

Taylan’ların bu sinemasal yapısı ile aslında son derece basit hatta sıkıcı olabilecek bir konu, sanki çok olağandışı, hiç bilinmedik bir konuymuşcasına sonuna dek soluksuz seyrediliyor. Her yönüyle bir sinema filmi olarak tasarlanan Vavien, konusunun arasına serpiştirdiği, sürpriz açılımlarla da Taylan’ların yaratıcı zekasını sürekli hissettiriyor seyricisinde: bir kere filmin ismi! Cemal’in bağlama merakı ve televizyondaki Neşet Ertaş konser kaydına eşlik edişi! Evin küçük oğlunun cinsel gelişimi ve bunun gündelik yaşamdaki “hijyen” uzantıları! Konu bütününde ve minik konu açılımlarında oyuncuların olağanüstü performansı sizi hayretlere düşürürken, asla ve kesinlikle denge bozulmuyor. Film boyunca görsel yönetim ile oyunculuklar başa baş güreşirken, bir taraf diğerine galip gelme arzusu içine girmiyor. Günümüzün son derece gözde ve hani neredeyse kötü bir filmi bile kendi başlarına sürükleyecek iki çok sevilen “komik” oyuncusu, filmin genelindeki emeği geçen herkesle el birliği içerisinde paylarına düşeni –yalnızca paylarına düşeni– hakkını vererek yapıyorlar.

 

Engin Günaydın’a ait senaryoda –çıkarılan var mıdır bilmiyorum– laflar yerli yerinde ve yalnızca gerektiği kadar replik var. Ne bir sözcük eksik, ne bir ünlem fazla. Dramatik kurgulama pırıl pırıl. Konu içerisinde iç içe girmiş bir çok yan öğenin birbirine geçişi, çatışma, çözülme öğelerinin bilinçli, neredeyse akademik kullanılışıyla çorap söküğü örneği, akıp gidiyor. Zekice tasarlanan bu dramatik kurgu, en uygun görsel anlatımla beyaz perdeye aktarılmış. Yönetmen kardeşlerin, senaryoda olmayan hatta Günaydın’ın aklına bile gelmeyen bir çok öğeyi de görsel anlatımla filme kattıklarına hiç kuşku yok.

 

Filmin iki dönüm noktasından biri olan piknik sahnesinden sonra, olaylar ardı ardına gelişiyor, değişiyor, her gelişim ve değişimle seyirci olarak siz de değişiyor, her türlü açılım, kendi içindeki seçenekleriyle karşınızda sunuluyor, algılama biçiminiz zorlanıyor… filmin finaline dek esirsiniz, denetiminiz bu iki Taylan’ın elinde. Nefis bir esaret! Uzun zamandan beri, ne dünya sinemasında ne de bizim sinemamızda karşımıza çıkmayan, neredeyse unuttuğumuz bir sinefil keyif!

 

Facebook: "janusistanbul" , "rayzan başeğmez"