Çalıştığım ses teknisyenliği döneminde efsane bir insanla,
çok sevdiğim dostum Metin Bükey’le çalıştım. Metin Bükey müzikçi olduğundan
beri stüdyoların içine düşmüş yaratıcı bir kabiliyettir. Genç ayrıldı
aramızdan. Filmlerde müzik vardır, şarkı vardır,danslar vardır. Aşağı yukarı
100 filmden 50 sine müzik yapılırdı. Bir günlük çalışma yaparız. Sabah
gelinir, öğlene prova derken akşama da çekeriz. Sayısal olarak tespit
etmedik ama Türk Sinemasında 250-300’e yakın filmin adı şarkıların adıdır.
Filmde kadın şarkıcıdır, şarkı söyleyecek. Bunların önce kayıtlarını
alıyorduk. Şarkıcılar gelir bu şarkıları okur, onları kayıta alırız. Sonra
da oyuncu kadın bunu söylüyormuş gibi yapar ve filme çekeriz. Bazen
izleyenler şarkıyı oyuncu kadının söylediğini sanır. Bu bazen jenerikte
yazar bazen de yazmaz. Bu arada Arzu Film’de gelişmeler olmuştu. Arzu Film
Yusuf Nalkesen’e siparişler veriyordu. Ayrılsak da Beraberiz diye film vardı
biliyorsunuz, Senede Bir Gün. İşte besteler yapılıyor, Yusuf Nalkesen, Şekip
Ayhan Özışık... Yahut da o zamanın tuttuğu şarkılar. Bunun da eniyi
yönetmeni, bu konunun rekoru ondadır, Ülkü Erakalın. Çünkü Ülkü Erakalın
konservatuar tabanlı bir insan. Beste yapıyor, piyano çalıyor, müzik
biliyor. Bu yüzden en güzel çekimleri o yapmıştır. Ülkü’nün 200’e yakın
filmi var Türk Sinemasında. 200’ün yarısında da şarkı vardır. Böyle olunca
çok ünlü şarkıcılar da yeşilçama girip film çektiler. Film çekmeyen şarkıcı
ve türkücü parmakla sayılacak kadar azdı. Bunun üzerine yeşilçama büyük
teklif geldi gazinolardan. Ve bildiğimiz büyük oyuncular gazinolarda şarkı
söylemeye başladı. Ama filmlerdeki o güzel sesler yok tabi, detone sesler
hep.
Belli bir dönem böyle geçti yani.
Filmlerdeki o sesler ve şarkılar kayboldular.
Melodram sineması ve arasına şarkıların serpiştirilmesiyle oluşturulan
şarkılı-melodram filmleri, birçok ülkenin vazgeçemediği bir film türüdür.
Hint ve Mısır sinemasından sonra, Türk sinemasında da renkli-şarkılı
melodramlar 1969-1973 arasında altın çağını yaşamıştır. Lale Film
Stüdyosu’nda 800’e yakın yerli, 3.000 kadar yabancı filmde tonmaysterlik
yapan Necip Sarıcı’nın kişisel arşivini kullanarak yaptığı bu film,
besteleri 1.000’i aşkın filmde kullanılan Metin Bükey’in ve resme sesleriyle
can katan Nevin Akkaya, Abdurrahman Palay, Jeyan Mahfi Ayral, Adalet Cimcoz
gibi tiyatro sanatçılarının filmlerde kaybolan sesleri ve şarkılarına bir
saygı duruşudur.
26. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin tanıtımında böyle bahsediliyor
Necip Sarıcıoğlu’nun belgeselinden. Kendisiyle konuştuk. Neden böyle bir
belgesel yaptığını sorduk, sonra oturup Onu dinledik: O bizi çok eskilere
götürdü.
Şimdi niye yaptım söyleyeyim
size. Şimdi Ben düblaj tarihi içine düşmüş bir adamım. Lale Film’e girdim.
58- 59 arası, tonmeisterlik yapmaya başladım; yarı bilerek, hiç bilmeyerek,
az bilerek. Ama daha önce sinemacılığım var, makinistlikten kaynaklanan.
Yani 49 da ehliyet alarak devam ettik. Film oynatarak, filmleri izleyerek.
Severek oynatıyorduk. Sinema sevgisinden kaynaklanıyordu. Daha önce de
İstanbul yaşamı içinde en sevdiğimiz şey sinemaydı. İpek sinemasına
gidiliyor. İpek Sineması İpekçi’lere ait bir sinema. Yeni Melek’in
bitişiğiydi orası. Sonra kendileri bir firma kurdular Sintaş diye, sinema
yapım firması. O firmada kendi yerleri üzerine Yeni Melek Sineması oluştu.
O sıralar Fitaş Sinemaları binası vardı mesela, plato olarak kullanılıyordu
orası. Yalnızlar Rıhtımı o platoda çekildi. Lütfü Akad’ın meşhur, Attila
İlhan’ın senaryosudur. Hoş bir filmdir, biraz fransız sinemasını andırır.
Resimler puslu böyle.


En büyük felaket 70 lerden sonraki televizyon. Sonra siyah-beyazdan renkliye
geçiş dönemi, TRT ile başlayan yayınlarda kanalların artması derken halk
artık evde camlara bakmaya başladı. Bizim büyük yapımcılar ürktüler. Filmler
gereken ilgiyi görmedi. Bu arada seyirci çeksin diye erotik filmler
yapılmaya başlandı. Patronlar da çekilip başka işlere girdiler. Filmler
yapılmaya devam etti ama çok azaldı. 95 den sonra yeni nesil genç
sinemacılar film çekmeye başladılar, yönetmen sineması olarak. İlkine ben
katıldım Ömer (Kavur)’le birlikte. Sinemanın içinde öğrenmiş kişiler de
vardı. Mesela Memduh Ün bir yönetmendi, Üç Arkadaş’ı çekmişlerdi.
Sonra sinema ile ilgili okullar başladı. Buralardan da sinemacılar çıkmaya
başladı. Bunlar destek buldular, sponsorlar oluştu. Ve yabancı firmalar
buraya gelmeye başladılar. Kendi dağıtımlarını yaptılar ve iyi de para
kazanmaya başladılar. İyi kazanınca da sinemalara yatırım yaptılar, yeni
sinemalar açtılar. İyi Türk filmleri de çıkmaya başladı bu sefer. Onların da
işletmesini yaptılar.
Şimdi
bugünün Türk Sinemasının yükselişini ilk zamanları ile karşılaştırınca tablo
şöyle:
O
zamanlar neredeyse hiçbir görsellik yok. Düşünün İstanbul’da bir tane dram
tiyatrosu var. Taksim’de de bazı operetler oynanıyor. O dönemin çıkışı bu
dönemle çok farklı. Şimdi kurumlar oluştu. Jeneriğe bakıyorsunuz, kaç tane
firma yazıyor. O zaman sanatçının ilgi görmediği bir dönem, daha kadın
oyuncu yok, kadın rollerini erkekler oynuyor. Ne yaptık, ilk kadın sanatçı
diyorduk, Afife Jale Hanıma ödüller veriyorduk. Sahneye çıkma cesaretini
göstermiş, sahneye çıkamaz kadın. Darülbedai dönemi mesela, Bedia Hanım.
Yürekli kadın olarak anılır.
Şimdiki
yöntemlerle o zamanı hiç kıyaslamamak gerekir. O zaman herşey kişisel. Ama
yine para kazanma çabası var.
Yeşilçam
çok kutsal bir mekan, büyük bir sinema öğretisi. Muhsin sinemasına
yaptıkları gibi onu da çok kötülediler. Ne zaman televizyonda siyah-beyaz
filmler gösterilmeye başlandı, işler değişti. Büyük tutkuyla izlenmeye
başlandı, ne güzel filmlermiş denmeye başlandı. Sosyete kendi ev sinemaları
içinde bunları izlemeye başladı. Bir de bu filmler antikalaştı. Çünkü bu
filmlerin çekildiği dönemde Yeşilçam artık platolardan çıkmış. Lokal
köşklerde çekmiş filmleri, eski İstanbul, çamlık Etiler’de, Bebek üstleri,
tramvay, eski arabalar, Şöför Nebahat’lerde İstanbul caddeleri...
Farklı bir şehir görüyorlar. Ne güzel bir şehirmiş bu şehir deniyor. Şimdi
ne oldu, yeni bir medya oluştu, ekran değişti. Şimdi ne izleniyor
görüyorsunuz. Kadınların yaptığı programlar mesela. Eski Türk filmlerinin
tarzında. Bir kadını çağırıyor, o kocasından bedbaht, onları anlatıyor.
Telefona bağlanıyorlar,öteki küfür ediyor, kavgalar çıkıyor falan filan.
Biz filmlerde zaten bunları çok başarılı yaptık. Üstelik güzel bir İstanbul
dekoru önünde. Ama bu insanların özverisiydi. Sonra bu insanlar emekli de
olamadı. Sefalet içinde ölüverdiler. Bir sanatçı var mesela, Gökhan Akçura
yazdı onu, Melek Hanım. Benim büyük aşkım, tutkum. Ferdi Tayfur’un karısı.
21 yaşında vefat ediyor. Veremden ölüyor. 1919 doğumlu 1939 ölümü. 3 tane
filmde oynuyor. O kısacık hayatı içinde o kadar zengin bir yaşamı var ki.
Film çekiyor, tiyatroda çok güzel klasik eserler oynuyor, düblaj yapıyor ama
geçinemediği, yiyemediği, kendine bakamadığı için vereme yakalanıyor.
Sonra
kostümler değişti, makyajlar değişti, insanlar inceldi. Farklı bir zengin
sınıfı oluştu. Nüfus zaten o zamanlar 15 milyon kadardı. Şimdi reklam
sektörü falan girdi işin içine. Bir sektör diyeceğim mesela, meddahlık. Cem
Yılmaz, Yılmaz Erdoğan gibi. Ama Ferdi Tayfur alasını yaptı. 10-15 kişi var
ki o dönem, sahnelere çıkıyordu, yazlık sinemalara gidiyordu, program
yapılıyordu. O lehçeler o konuşmalar... Ama boğaz tokluğuna yapılan işlerdi
bunlar.
Şimdi
dönem iyi bir dönem. Eğer filmler başarılı olursa dünya pazarı var. Ama
bizim daha hiçbir filmimiz ABD’den dünyaya dağıtılmadı. Dağıtıldığı zaman
çok büyük kazançlar elde edilecek. Film sermaye işi oldu artık. Ama eğer
film oturmuş bir firmaya ait ise çok önemli destek alıyor sponsorlarından. O
destek filmciliğin baştan kazancı. Bunu alabilen 5-6 firma var. Bunlara
ciddi destekler geliyor. O destek neden geliyor? Çünkü devletin desteği var
artık. Sponsor yatırdığı parayı vergiden düşebiliyor. Bir de bu tür
sponsorluklar festivallere de ciddi katkılar sağlıyor. Festivallerin ülke
tanıtımına sağladığı katkıya göre Başbakanlık da veriyor katkıyı Kültür
Bakanlığı da. Bu destekler iyi şeyler olarak dönüyor. Biz 1964 de buradan
kaçak valizle kaçırılarak götürülmüş filmle Berlin’de Altın Ayı ödülü aldık.
Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ı. O sene film sansürden geçmeden götürüldü
ve derece aldı. Berlin’de bu ödülü alınca Türkiye sahip çıktı filme, “bizim
film” dedi. O zaman Kültür Bakanlığı yok, Turizm Bakanlığı bakıyor. Kemal
Satır Turizm Bakanı. Sait Halim Paşa’da bir gece düzenledi. Yapımcıya,
yönetmene, oyunculara ödül dağıtıldı. Devletin oldu film yani.
Muhsin
Bey bu sinemanın büyük ustası ve kurucusu. Muhsin Bey sineması diye çok
eleştirirler ama Muhsin Bey olmasaydı sinema bu aşamaları pek katedemezdi.
Muhsin Bey enternasyonal de bir adamdı. Yani Moskova’da film çekiyor,
Almanya’da film çekiyor. Pek başarılı olmasa da yurt dışında filmler
çekiyor. Bu ortam büyük sermayenin küçük bir atağı oluyor. Yapı Kredi
Halıcı Kız’ı çektiriyor, ilk renkli film denemesi. Çok başarısız, kötü
bir film oluyor. Sonra İpar’lar giriyor. Fakat bu başarılı olmuyor. O
kurumların sermaye olarak katılıp da deneme mahiyetinde bu işlere
atılımları, stüdyo kurma hevesleri pek başarılı olamadı. Bu tür sermaye
girişleri yine de devam etti, bugün de ediyor. Ancak bizim Yeşilçam
sermayeyi hep yeme duygusundadır.
Sinema
biraz primitiftir, yani lümpendir. Sinemacıların saati, çalışma düzenleri o
dönemler pek olan birşey değildir. Ekipler kurulur, işte çekime gider
gelirler, stüdyoda olurlar.
Birinci
hedef ticarettir. Türkiye sathında dağıtım işi yapılır, sinemalar kurulur.
Filmcilikte önemli olan sinema sahibi olmak. Yani işte Özen Film sinema
sahibi, Kemal Film sinema sahibi, Lale Film sinema sahibi. Film yapıyorlar
ve onu oynatacak mekan yaratıyorlar, mallarını da iyi pazarlıyorlar. Hem de
büyüyorlar. Büyük para girişleri oluyor. Garip birşeydir, arabaların
gitmediği alanlara bile seyyar sinemalarla gidilip kahvelerde ahırlarda 16
lık filmler oynatılırdı. Pencerelere perde geriyorlardı. 16 lık makinalar
kuruluyor, köylü gelip kapıda kuruşları vererek içeri giriyor büyük zevkle
şarkılı türkülü filmleri izliyordu.
Cumhuriyetle birlikte birçok şey kuruldu; Devlet Tiyatroları, Devlet
Konservatuarları, Devlet Musiki Cemiyetleri.. Ama Devlet Sineması diye
birşey olmadı, hala da yok. Sadece Kültür Bakanlığı’na bağlı Telif Eserleri
Sinema Genel Müdürlüğü. Şimdi siz deseniz ki bize şu filmleri verin, birşey
bilmezler. Çünkü orayı tayinen gelmiş bürokratlar idare eder. Sinema gönül
ve sevgi işidir. Yani sinemayı ileri götürenler de hep amatörler ve iyi
niyetli yazarlar ve teknik adamlar olmuştur. Sinemanın okulu mu vardı.
Tiyatronun vardı mesela. Cüneyt Beyler çıktı, Yıldız Hanımlar. Muhsin Bey
yine kişisel öğretim yaptı. Belediyenin destek verdiği Darülbedai’nin başına
geçti, yurt dışında aldığı eğitimi taşıdı, bir disiplin ve kültürü taşıdı.
Genelde topladığı insanlar tiyatrocu değil ama O kabiliyetleri keşfetti.
Güzel bir ekip kuruyor, hep klasikler oynanıyor. Bunun ardından Yeşilçam
oluştu. Esnaf camiası sinemayı keşfetti. Ancak Türkiye’deki belli ekonomik
nedenlerden dolayı kopmalar,çözülmeler oldu, devam edemediler ve çoğu
battılar. O batışın sonucu olarak alınan krediler geri dönmedi, o sinemalar
elden çıktı. Gelen yeni nesil de babaları gibi görmedi işi. Bundan sonra
yenigelenler 1973’e kadar götürdüler bu işi. Yeni gelenler kim? Örneğin
eskinin bir parçası olarak geçen Erman Film. İlk filmini 1946’da çekiyor,
Damga. Lütfü Akad’ın sinemaya ilk adım attığı film. Yönetmeni Seyfi
Havaeri’dir, Sezer Sezin ve Memduh Ün oynuyor. Sonra 1948’de Vurun
Kahpeye çekiliyor ve ondan sonra bu firma devam edip çok güzel filmler
yaptı. Arkadan Kemal Film zaten devam ediyordu. Orada büyükler yaşlanıp
öldüler oğulları Osman Seden devam etti. Ama götüremediler. Ailelerin
bıraktığı mirasları yok ettiler. Devletten gelen yüksek vergiler de bunda
etken oldu. Sinema biletinin üzerinde de yazardı, gelen paranın yüzde
ellisini peşin olarak alıyordu belediyeler. Ayrıca kapılara müfettişler
koyuluyor, girişte biletler belediye tarafından kontrol ediliyordu. Ancak
sinemaya destek olması beklenen bu paralar sinemaya geri dönmedi.
Şimdi İpek Film sinemacılık
tahtına oturmuş Selanik kökenli bir firma. Selanik’ten geldikleri zaman 1923
de, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Eminönü’nde Selanik Bonmarşesi diye bir
marketleri var, mağazaları var. Ama ana hedefleri film, fotoğraf
malzemeleri, makina ithalatçılığı. Sessiz dönemin makinaları, seyyar
fotoğraf makinaları vs. Ama sinemadaki ışığı gördükleri an film ithalatı ve
sinemacılık kıvılcımı düşüyor aileye. Kardeşler bunlar; İhsan İpekçi, Fair
İpekçi, Osman İpekçi, Naci İpekçi, Cemil İpekçi. İhsan İpekçi İsmail Cem’in
babasıdır. O da edebiyatı seven bir kişidir ve Nazım Hikmet’in en yakın
arkadaşlarından biridir. Nazım Koza diye aşk romanları yazıyor. Çok
beğendiğim bir adamdır. Aşık oluyor Çolpan İlhan’a, gözlerine ve Zümrüt
romanını yazıyor. Mesela İhsan Bey, Gönül Yazar ilk çıktığında sahneye,
görüyor çıtı pıtı bir kız, hemen hoşuna gidiveriyor, çok çapkın mizaçlı hoş
bir insan ki aşırı bir kapitalist ama aşırı bir solcunun da en yakın
arkadaşı, en büyük destekçisi aynı zamanda. Sonra bu aile –geriye dönüyorum-
İpek Stüdyoları için yer arıyorlar. Almanlar bir ekmek fabrikası kuruyorlar
Nişantaşı Vali Konağı’nda. Şuan orası Fırın Sokak’tır. O fabrika işlevlik
kazanmadığı için kiralıyorlar bunlar. Sonra satın aldılar orayı. Orayı plato
haline getiriyorlar. Makinalarını ithal ediyorlar ve ilk film stüdyosu orada
kuruluyor. Zaten bizim de belgeselimiz, 1932 senesinde orada kırsal alanda
çekilmiş ses provaları ile başlıyor. Müthiş bir para akıyor sinemaya. Cemil
Bey de İzmir’de Anafartalar Caddesi’ndeki binayı alarak Lale Sineması’nı
başlatıyor. O da 1923 de Cumhuriyetin ilk kurulan sineması. Atatürk’ün
keyifle film seyrettiği bir sinemadır orası. Anı kitabı var, orada anlatıyor
bunları. İpekçiler kısa bir dönem sonra Muhsin Bey’in öncülüğünde yapımlara
geçiyorlar. Mesela 1934 de çekilmiş Bataklı Damın Kızı Aysel. İlk sesli
çekim aygıtlarını getiriyorlar. Filmler sesli çekiliyor. 1943’e kadar dublaj
yok. Dublaj yalnız yabancı filmlerde var. 1943’den sonra sesli dublajı
yapılan ilk film de Dertli Pınar, Faruk Kenç’in çektiği. Kendi anlatıyor,
neden dublaj yapmak zorunda kaldığını. Çünkü sesli çekimin maliyetleri
farklı. Teknoloji yetişmemiş. Amerika’da çekiliyor ama burada daha iptidai
sistemle yapıldığı için başarılı olmadığı düşünülüyor. Yani İpek’in dediğim
gibi 1943’e kadar çekilen çok sayıda filmi sesli çekiliyor, Aynaroz Kadısı
örneğin. Hatta yöntem bulamadıkları için müzik de koyamıyorlar bazı
filmlere. Mesela Aynaroz Kadısı filmi müziksizdir. Genelde plato çekimleri
noksan o dönem, daha lokal çalışmalara geçilmemiş. Köşkler konaklar,
İstanbul sokaklarında bir takım filmler çekiliyor. Başarılı olan olmayan
var. Yine aynı bünyede Nazım Hikmet bir film çekiyor, Güneş Doğarken. Orada
İhsan Bey’in Nazım’la dostluğu, ona hayranlığı ve onu stüdyoya alıyor.
Stüdyoda senaryo danışmanlığı ve dublaj yönetmenliği ve dublaj işini Nazım
Hikmet’e yüklüyor. Tabi Nazım sakıncalı olduğu için takma ad kullanıyor,
Mümtaz Osman. 18 filmin senaryosunu O onaylıyor. Onun elinden geçiyor.
Klasik filmler de var bunun içinde. Mesela Lale Devri mesela Barbaros.
Bakın yazar (arkasındaki afişleri gösterir). Künyelerini çıkardık bu
afişlerin. Yoktu bu afişlerde. Mesela Lale Devri , 3.Selim’in Gözdesi, 1934
de yapılan Bataklı Damın Kızı Aysel . Bunların senaryoları. Tabi bu
senaryolar özgün değil, uyarlama.




|
|